Ferit Varsa, Atatürk de Olacaktır!
Bir daha sakın Tayyip ve takımının 368 milletvekili il Meclise geldiğini hatırlatmayın bana,
Sakın AKP’nin millî iradeyi temsil ettiğini ihsas ederek görevden kaçmaya mazeret aramayın.
Ve sakın yazılarımın yasaya ve anayasaya aykırı olduğundan bahisle, hukuk dersi vermeye kalkmayın.
Türk Devleti’nin temellerine tahrip kalıpları yerleştirmek ve Türk istiklâlini ihlâl etmek gibi bir mâhiyet kazanmışsa, hukuka riayet etmemi nasıl beklersiniz benden?
Etmem!
Hiçbir yasa ve hiçbir anayasa vatan topraklarının ecnebilere satılmasına cevaz vermemelidir!
Veriyorsa, yanlışlığı; milliyetçiliğin değişmez hükümlerinde değil, mahalle bakkalının veresiye defterinin bile daha sık değişen kanunlarda arayın siz!
Ve o kanunları yapanların kanında arayın.
“Aranızda seçip başınıza getireceğiniz kimselerin kanındaki ve vicdanındaki cevher-i aslîyi tahlil etmekten bir an feragat etmeyiniz” derken, boşuna mı konuşuyordu Gazi?
Bu adamların kanındaki vicdanındaki cevher-i aslîyi tahlil etmediğiniz için bugün vatanı satmakla övünenler çıktı ortaya! Vatan tâcirleri, vatan tüccarları çıktı.
Yazılarım kanunlara aykırıymış... O kanunları Meclis’in mi yaptığını sanıyorsunuz siz? Ve o kanunları millî ihtiyaçlardan mı kaynaklandığını sanıyorsunuz?
İtiraf etmek onuruma dokunuyor ama, siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz, bizim çaycı Halise Hanım da biliyor ki; AB istiyor, bizimkiler yapıyorlar!
Brüksel dönüşlerinde, koltuk altlarına sıkıştırdıkları dosyaları, ecnebiyle liyakat ve ecnebiye sâdâkat madalyası gibi göz ucuyla göstererek “ev ödevini aldık” diye yılışmaktan sıkılmayanların Türk Milleti’ni temsil ettiklerine nasıl inanırsınız siz?
Ben inanıyorum!
Kendilerine biat, çıkardıkları kanuna da itaat etmek içimden gelmiyor. İşte o kadar!
Anlaşılıyor ki yalnız ve sadece Türk istikbâlinin evladına seslenmek gibi bir mecburiyetimiz var.
Ey Türk istikbâlinin evladı!..
Ali Kemâl’ler, Dönme Cavit’ler, Sait Molla’lar itibar ve iltifat görüyorsa, Kel Aliler, Kılıç Aliler, Necip Aliler de ortaya çıkacaktır! Ferit varsa, Mustafa Kemâl de olacaktır!
Bakın ne emrediyor Gazi:
- Sarayların içinde Türk’ten gayri unsurlara dayanıp, düşmanlarla ittifak ederek Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamların Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir.
Emrederseniz Paşam!
Cumhuriyet’i emanet ettiğiniz gençlik, Türklüğün aleyhine çalışan adamları Türk vatanından kovacaktır.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 21 Ağustos 2004
Milli Makale
Uyanın! Uyanın! Uyanın!.. (Necdet Sevinç)
Uyanın!..
Uyanın!..
Uyanın!..
Şu tespit yanılmıyorsam Attilâ İlhan’a aittir:
“Atatürk, medreselerin Sait Molla, ecnebi mekteplerinin Emanuel Karasso, maarifin de Maliye Nazırı Cavit gibi vatan hainleri yetiştirmesini önlemek için, Tevhid-i Tedrisat Kanununu çıkarmıştı.”
Gazinin bununla yetinmediğini, kültür ve eğitim politikalarında da Türk Milliyetçiliğini esas aldığını biliyoruz. O Türk çocuklarının seciye-i milliyeye göre yetiştirilmesini vasiyet ederken diyordu ki:
- Millî terbiye programından bahsederken yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelen bilcümle tesirden uzak, seciye-yi millîye ve tarihimizle mütenasip bir kültürü kastediyorum. Çünkü deha-yı millîmizin inkişâfı, ancak böyle bir kültürle temin olunabilir. (...) Lalettayin bir ecnebi kültürü, şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür zeminle mütenasiptir, o zemin milletin seciyesidir.
Atatürk, bizzat hazırladığı millî eğitim programı ile de Türk çocuklarının, Türk vatanını, Türk örf ve adetlerini, millî kültürümüzün temeli olan tarihimizi, dinimizi ve Türk Dili’ni öğrenmeleri hususunda kesin hükümler koymuş, öğretmenlere de şu talimatı vermiştir:
- Yetişen çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin İstiklâline, kendi benliğine ve millî geleneklerine düşman olan unsurları öğretmelisiniz.
Yukarıdan beri nakledegeldiğimiz vasiyet, talimat ve hükümlere göre; Türk millî eğitiminin Türk çocuklarına; Türk millî tarihini, Türk kültür ve medeniyetini, Türklerin şerefli bir geçmiş ve zengin bir kültüre sahip olduklarını, dünya uygarlığına önemli katkılarda bulunduklarını öğreterek “dehay-yı milliyi inkişaf ettirmek” gibi bir görevi vardır.
Yani Türk millî eğitimi; ecnebi kültürün ele geçirmesi imkânsız, kendini Türklüğün parlak geleceğine adamış, istiklâle âşık ve tıpkı ecdadı gibi büyük işler yapmak yeteneğine sahip olduğuna inanmış Türk çocukları yetiştirmelidir.
Özetlersek; Türk millî eğitimi Türk Milliyetçiliğini esas almak zorundadır!
Şimdi Türk Milliyetçiliğini küfür kabul eden bir kadro yeni bir eğitim reformu hazırlıyor! Etik Çete’ye mensup yazarların köşelerinde göbek atmalarından anlıyoruz ki Atatürk’ün son izlerini de silecekler.
Atatürk dilinden Türk kelimesini düşürmemişti. Bunlar daha Türkün mübarek adını ağızlarına almadılar.
Bunlarda millet fikri yoktur!
Millî şuur yoktur!
Vatan fikri yoktur!
Devlet fikri yoktur!
Bunlar toplantılarında bayrak asmazlar!
Asker görünce sevinmezler!
Millî marşlardan haz duymazlar!
Babası ile ninesinin arap, kendisinin kürt, eşinin Türk olduğunu söyleyen bir Bakan ile, Türk Milliyetçiliğine “kalaycılık” diyen bir müsteşar efendi millî eğitimde reform yapmaya cür’et etmemeliydi.
Devletin harim-i ismetine girmemeliydi onlar!
Bu reform yeni Sait Molla’lar, Emanuel Karassolar, dönme Cavitler yetişmesine sebep olacaktır!
Anlamak istemeyenlere, savuşup gidenlere, esire tutsak olanlara, kalbi Türkiye için çarpan askere - sivile arz etmek isterim ki baş eğmeye devam ederseniz bizi sürü yapıp, ipimizi efendilerinin eline verecekler.
Uyanın!.. Uyanın!.. Uyanın!..
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 2004
Uyanın!..
Uyanın!..
Şu tespit yanılmıyorsam Attilâ İlhan’a aittir:
“Atatürk, medreselerin Sait Molla, ecnebi mekteplerinin Emanuel Karasso, maarifin de Maliye Nazırı Cavit gibi vatan hainleri yetiştirmesini önlemek için, Tevhid-i Tedrisat Kanununu çıkarmıştı.”
Gazinin bununla yetinmediğini, kültür ve eğitim politikalarında da Türk Milliyetçiliğini esas aldığını biliyoruz. O Türk çocuklarının seciye-i milliyeye göre yetiştirilmesini vasiyet ederken diyordu ki:
- Millî terbiye programından bahsederken yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelen bilcümle tesirden uzak, seciye-yi millîye ve tarihimizle mütenasip bir kültürü kastediyorum. Çünkü deha-yı millîmizin inkişâfı, ancak böyle bir kültürle temin olunabilir. (...) Lalettayin bir ecnebi kültürü, şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür zeminle mütenasiptir, o zemin milletin seciyesidir.
Atatürk, bizzat hazırladığı millî eğitim programı ile de Türk çocuklarının, Türk vatanını, Türk örf ve adetlerini, millî kültürümüzün temeli olan tarihimizi, dinimizi ve Türk Dili’ni öğrenmeleri hususunda kesin hükümler koymuş, öğretmenlere de şu talimatı vermiştir:
- Yetişen çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin İstiklâline, kendi benliğine ve millî geleneklerine düşman olan unsurları öğretmelisiniz.
Yukarıdan beri nakledegeldiğimiz vasiyet, talimat ve hükümlere göre; Türk millî eğitiminin Türk çocuklarına; Türk millî tarihini, Türk kültür ve medeniyetini, Türklerin şerefli bir geçmiş ve zengin bir kültüre sahip olduklarını, dünya uygarlığına önemli katkılarda bulunduklarını öğreterek “dehay-yı milliyi inkişaf ettirmek” gibi bir görevi vardır.
Yani Türk millî eğitimi; ecnebi kültürün ele geçirmesi imkânsız, kendini Türklüğün parlak geleceğine adamış, istiklâle âşık ve tıpkı ecdadı gibi büyük işler yapmak yeteneğine sahip olduğuna inanmış Türk çocukları yetiştirmelidir.
Özetlersek; Türk millî eğitimi Türk Milliyetçiliğini esas almak zorundadır!
Şimdi Türk Milliyetçiliğini küfür kabul eden bir kadro yeni bir eğitim reformu hazırlıyor! Etik Çete’ye mensup yazarların köşelerinde göbek atmalarından anlıyoruz ki Atatürk’ün son izlerini de silecekler.
Atatürk dilinden Türk kelimesini düşürmemişti. Bunlar daha Türkün mübarek adını ağızlarına almadılar.
Bunlarda millet fikri yoktur!
Millî şuur yoktur!
Vatan fikri yoktur!
Devlet fikri yoktur!
Bunlar toplantılarında bayrak asmazlar!
Asker görünce sevinmezler!
Millî marşlardan haz duymazlar!
Babası ile ninesinin arap, kendisinin kürt, eşinin Türk olduğunu söyleyen bir Bakan ile, Türk Milliyetçiliğine “kalaycılık” diyen bir müsteşar efendi millî eğitimde reform yapmaya cür’et etmemeliydi.
Devletin harim-i ismetine girmemeliydi onlar!
Bu reform yeni Sait Molla’lar, Emanuel Karassolar, dönme Cavitler yetişmesine sebep olacaktır!
Anlamak istemeyenlere, savuşup gidenlere, esire tutsak olanlara, kalbi Türkiye için çarpan askere - sivile arz etmek isterim ki baş eğmeye devam ederseniz bizi sürü yapıp, ipimizi efendilerinin eline verecekler.
Uyanın!.. Uyanın!.. Uyanın!..
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 2004
FETHULLAHÇILAR ve HİZBULLAHÇILAR (Necip Hablemitoğlu)
Fethullahçıların son iki yıl zarfında başlarına gelen tüm olumsuzluklardan sorumlu tuttukları -biri TSK kökenli- beş “can düşmanı” için taşeron peşinde olduklarını hiç bileniniz var mıydı?!. Dahası, önce Ülkü Ocakları vasıtasıyla bu beş “can düşmanı”nın korkutularak pasifize edilmesi talebini içeren girişimlerin sözkonusu olduğunu; ancak Devlet Bahçeli’nin cemaate ve diğer şeriatçı yapılanmalara mesafeli davranışı nedeniyle olumlu yanıt alınamadığını kaç kişi bilir?!. Keza, cemaate bağlı emniyetçilerin devreye girmesi önerisinin riski nedeniyle geri çevrildiğini?!. Ve en önemlisi de “tedbir merhalesi”ndeki fethullahçıların, tedbiri bir kenara bırakarak hizbullahçılara müstakbel taşeron olarak yeşil ışık yaktıklarını?!.
Bu haberlerin, Kasım 2000’in ilk haftası itibariyle ışıkevlerinde konuşulmaya başlanması, çözülme ve fakirleşme sürecinin eşiğindeki bir cemaatin, müritlerine moral verme çabası olarak değerlendirilmiş ve hatta dışarıdan fazla ciddiye bile alınmamıştır. Ta ki, Fethullah Gülen’in, FP Genel Başkanı Recai Kutan ile aynı gün, gündemdeki Diyarbakır Emniyet Müdürü ve beş polisimizin şehit edilmesi olayı ile ilgili yaptıkları ortak temalı açıklamalara kadar!..
Recai Kutan, basın açıklamasıyla Hizbullahçı tabana şu dolaylı moral mesajını vermiştir: “Elde delil yokken niye Hizbullah? … Ya arkadaş elinde delilin var mı? Yok!.. Ee, niye Hizbullah?… Emniyet olarak özellikle Gaffar Okkan rahmetlinin gayretiyle bu uyuşturuculara darbe vurulunca, e onlar da boş duracak değil herhalde. O halde ihtimallerden birisi de o ve en önemlisi de dış güçler var. Ola ki bu işin gerisinde yahudi MOSSAD var, belki CIA var, belki Alman istihbarat teşkilatı, İngiliz istihbarat teşkilatı var. Niye birden bire sadece Hizbullaha yüklendi ve bu ihtimallerin hepsi geri plana atıldı” (1)
FETHULLAH GÜLEN VE ÖRTÜLÜ DESTEĞİ
Fethullah Gülen’in tüm dünyaya dağılmış müritlerini yönlendirdiği internet sitesinde (2), Recai Kutan ile aynı gün, aynı doğrultuda “Türkiye’de Cinayetlerin Perde Arkası” başlıklı bir röportajı yayınlanmıştır. Burada verilen mesajların tümü, bağnazlığın ve yobazlığın, nasıl bilinen hukuksal gerçekleri bile yok sayabileceğinin en tipik örneğini oluşturmaktadır:
“… Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi basın-yayının önemli ve önde gelen insanları, faili meçhul cinayetlere kurban gittiler…gitti ve sahip oldukları kimliklerden dolayı da cinayetler müslümanlara maledildi. Medya da olayı tahkik ve tetkik etmeden, niçin ve neden sorularına cevap verecek sır perdelerini aralamasını beklemeden aceleden hüküm verince Müslümanlar bu menfur olayların katili oldu çıktı. Halbuki devletin yetkili organları biliyor ki, bu cinayetleri Müslümanlar işlemedi. Bu insanlar -isim tasrih etmeyeceğim- dünya çapındaki istihbarat örgütlerinde eğitim görmüş, profesyoneller tarafından öldürüldü.
Pekala bu faili meçhul cinayetler neden Müslümanların üzerinde kalıyor denecek olursa:
- Bu ülkede Müslümanlara karşı son yıllarda daha da belirginleşen güven ve itimadı sarsmak için İslami terör havasının estirilmek istenmesi önemli bir amildir. Bazıları bununla, gerek halk, gerekse elit tabakada oluşan, İslam’a yönelişin önünü kesmeyi planlamaktadır.
- Bu olaylar vesilesiyle askeriyeye darbe adına davetiye çıkartıldığı da diğer bir saik…
- Faili meçhul bu cinayetlerin Müslümanlar tarafından işlenmediğini ispat etmek çok zor, hatta imkansızdır. Zira hukuk mantığına göre ‘nefy ispat edilemez’…
- Bence soruya esas cevab teşkil eden noktaya şimdi geliyoruz. Esas itibariyle Müslümanlıkta terör yoktur…. Netice itibariyle, terörizmi, İslamiyet ile telif etmek imkansızdır. Allah’ın rızasını gaye edinmiş bir Müslüman, kim olursa olsun adam öldüremez. Hatta bu müslüman, İslamı devlet çapında temsil etme, böylece bütün dünya ülkelerine örnek olma, devletlerarası muvazenede belli bir yeri alarak, Müslümanların hak ve hukukunu gözetme vs. gibi dolambaçlı yollardan Rabbin rızasına doğru yürüse bile yine adam öldüremez; zira bu neticeye adam öldüre öldüre varılmaz ve varılamaz” (3).
Görüleceği üzere, Fethullah Gülen’in gerçeği yansıtmayan söylemleri, Recai Kutan ve de “bana sağcılar için katil dedirtemezsiniz” diyen eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in söylemleri ile örtüşüyor: Kurbanlarını arkadan vahşice öldürürürken tekbir getiren, üstüne şükür namazı kılan, sonra da evinin bodrumuna gömen, Sivas’da 37 Cumhuriyet Aydınını yakanlar sanki uzaydan gelmişçesine.
Değişen gündeme uygun makaleleri ile cemaatine talimat-yön veren Fethullah Gülen’in gerçekdışı söylemleri sadece Hizbullahçıları dolaylı gündemden düşürerek cemaatinin desteğini göstermeye yönelik mi? Elbette ki hayır!.. Gülen, isim vermemekle Hizbullahçıların yanısıra selamcılara, islami kürt hareketçilerine, kaplancılara, talibanlara ve diğer terörist şeriatçı yapılanmalara da örtülü destek-dayanışma mesajı veriyor. Söz açılmışken, bir başka yayınında şeriat yolunda savaşma -nefs ile değil- anlamına gelen cihat kavramı ile ilgili olarak Fethullah Gülen, yukarıdaki insan öldürmeye ilişkin sözlerini bizzat kendisi yalanlıyor: “Cihad bir hayır kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehid olup ebedi bir hayat, ya da gazi olup hem dünya, hem ukba nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihadda bir de böyle bereket var…. Cihad sözcüğü; içinde bulunulan asır ve şartlara göre değişkenlik arz eden geniş kapsamlı bir kelimedir. Gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yollar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir”. Ne kadar insancıl (!) ve hümanist (!) bir söylem!.. Bu söylem çerçevesinde sadece cihad uğruna can alıp verenler şehit ve gazi sayılacak ve bu kapsamın içine Hizbullahçılar girecek ama PKK ve Hizbullah’a karşı vatanı ve kamu düzenini korurken canlarını ya da uzuvlarını veren onbinlerce TSK, Emniyet ve Eğitim mensubu kapsam dışı kalacak!..
FETHULLAH GÜLEN VE HİZBULLAHÇILAR
Fethullah Gülen’in yukarıda yeralan söylemlerinin internetteki yayın tarihi 29 Ocak 2001. Tedbir gereği, bu katil sürüsünün adını vermiyor ama maksadını açık-net bir biçimde ifade ediyor. Oysa, daha önceleri, bizzat kendisi bir kasedinde bu şeriatçı katilleri yücelterek adeta kutsamaktadır:
“Sürekli ittikaya kendisini salmış, kaptırmış, arayışına girmiş, yakalamış dahasını arayan, takvanın dahasını arayan derinlerden derin kutsiler… Hz. Muhammed Mustafa’nın askerleri, Cindullah; Allah ordusu… HİZBUL-LAH; Allah cemaati, tabiri caizse Allah Partisi… Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allah Partisi….Rüyalarınıza girerler. Hayal alemlerine girdiğiniz zaman sizi yakalarlar. Misali levhalarla her yerde sizi kovalarlar. Her köşe başında karşınıza çıkarlar. Bazen kendinizi tam onların içinde görürsünüz, onlarla beraber kılıç çalıyorsunuz….Duygu ve düşünce birliğine vardığınız zaman, siz aynı ordunun erleri haline gelirsiniz. Ve ben bunu size anlatmaya çalışıyorum. Allah’ın askeri olduktan sonra kutsiler ordusu olduktan sonra, Allah’ın kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed’in erleri olduktan sonra zaman ve mekan onları ayıramaz” (4).
Fethullahçılarla Hizbullahçıları birbirine bu kadar yakınlaştıran birden çok etmen bulunuyor. Bir kere Fethullah Gülen ve Hüseyin Velioğlu, iki yapılanmanın diğer mürit-militanları gibi nurcu kökenli. En önemli neden bu. İkincisi, her iki sapkın illegal yapılanmanın da doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve de laik hukuk sistemini hedef almış olmaları. Aradaki farka gelince, biri İran’a, diğeri ABD’ne bağlı olarak faaliyet sürdürmekte. Biri, takiyye yaparak devleti içten içe elegeçirme mücadelesi verirken, diğeri bunu silahla yapmaya çalışmakta. Ancak, her iki yapılanmanın yolları, geçtiğimiz yıl geçici bir süre için ayrıldı. Hatırlayacaksınız, kürtçü nurcuların liderlerinden biri (5), Hizbullahçılar tarafından öldürüldüğünde, Fethullahçılar kıyameti kopardılar ve bu yapılanmaya isim taktılar: Hizbülvahşet!..
ULUSLARARASI TAŞERON OLARAK HİZBULLAHÇILAR
Yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’de terör amaçlı kullandığı taşeronlar arasında solda TİKKO, DHKP-C neyse, sağda da Hizbullahçılar aynısı. İşte, bu yakınlaşma gayretlerinin altında, Fethullahçıların Hizbullahçıları kullanma niyetleri sezilmekte. Kime ya da kimlere karşı?!. Cemaat içindeki kaynaklara göre sadece beş “can düşmanı”na!.. Bu beş kişinin suçları da çoktan belirlenmiş durumda:
- 1990’da başlayıp 2005’de tamamlanacak olan “demokrasiye daha 15 yıl tahammül” programı çerçevesinde, devletin her kademede ve kansız biçimde elegeçirilmesi, belirsiz bir tarihe sarktı.
- Halkla ilişkiler ve reklam faaliyetleri için yabancı danışmanların yanısıra, Nail Keçili gibi oldukça pahallı profesyonellerin uzun yıllardır sürdürdükleri “ılımlı-hoşgörülü-diyalogdan, sevgiden, barıştan yana imajı, sağ-sol ayırdetmeksizin tam ülkeyi kaplamışken, şimdi bu imaj yerlebir oldu.
- Cemaati ayakta tutan himmet paralarında toplam yıllık tutarında ciddi gerilemeler kaydedildi.
- Cemaate sempati ile bakan Cumhurbaşkanı, Başbakan, Yargıtay Başkanı başta olmak üzere, siyasal parti liderleri, 200’ü aşkın milletvekili, “adliyede, mülkiyede, maarifde” ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarında en stratejik makam ve mevkileri işgal eden kadroları, binlerce doktoralı elemanı, onbinlerce öğretmeni, yurtiçi ve dışındaki yüzlerce okulu ve yurdu, binlerce ışıkevi, yüzlerce şirketi ile Türkiye’nin en örgütlü ve dinamik yapılanması olmasına karşılık, yüzbinlerin uğrunda ölmeye hazır oldukları Fethullah Gülen, bunca güce rağmen vatanına dönememekte, dönmesi de zor bir ihtimal olarak değerlendirilmekte.
İşte, cemaatin “can düşmanı” ilan ettiği kişiler, yukarıdaki olumsuzluklardan sorumlu tutulmakta ve haklarında “gereğinin yapılması” istenilmekte. İşte, Hizbullaha dolaylı mesaj gönderilmesinin nedeni olarak, cemaat düşmanlarının kesin biçimde “etkisizleştirilmesi” öngörülmekte. Akıllara şu soru gelmekte, ışıkevlerinde dillendirilen terör yoluyla etkisizleştirme çözüm mü? Ya da bu çözüm cemaate ne kazandırıp ne kaybettirecektir? Belli ki bu hesap yapılmıştır. Fethullahçılar intikam peşindedir ve bunu taşeronlara havale etmek eğilimi hissedilmektedir.
FETHULLAHÇILARIN SON GÜÇ DENEMESİ
Cemaate dahil kaynaklara göre, cemaatin “can düşmanı” ilan edilen kişiler için Kasım 2000’in ilk günlerinden itibaren başlatılan kapsamlı bir soruşturma el’an sürdürülmektedir. Hazırlanmakta olan kişisel dosyaların teknik danışmanlığını ise, cemaate bağlı istihbaratçılar yapmaktadır. Hedef isimlere ait her türlü bilgi -dedikodu ya da anekdot niteliğindeki bilgilerden yargı kararlarına kadar- toplanmakta; varsa zaafları, zayıf noktaları saptanmakta; hiçbir somut bilgi ve belgeye ulaşılamadığında ise, fabrikasyon haberler -ileride kullanılmak üzere- üretimine başvurulmaktadır.
Tüm bu hazırlıkların sonucunu görmek için düğmeye basıldığında ilk hedef belli olmuştur: Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı ve Sivil Toplum Kuruluşları Platformu Dönem Başkanı, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Gülseven Yaşer. Sayın Yaşer ile ilgili fabrikasyon haberleri içeren tamamı düzmece haber metninin yayın merkezi ise, ABD’de New Jersey’dedir. Bu ne rastlantıdır ki, yayın merkezinin adresi, Fethullah Gülen’in Ankara’da yargılandığı 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne sunduğu ikamet adresi ile aynıdır (6). Bu metnin dağıtımını yapan fethullahçı gruplardan birinin moderatörü de yine ne rastlantı ki, Zaman gazetesinde Ferhat Barış kod adıyla köşe yazarlığı yapan bir mürittir. Cemaat yöneticileri (imamları), bu düzmece haber metnini onbinlerce adrese gönderirken, olası bir tazminat davasına muhatap olmamak için kendi periyodiklerinde yayınlamaktan kaçınmıştır. Halk deyimi ile bu ikiyüzlülük, namertlik, sadece bu düzmece haber metninden ibaret mi kalmıştır. Elbette ki hayır!.. İşte, en acı olanı, cemaatin devlet içinde mevcut yaptırım gücünü kullanmasıdır. Nasıl mı?.. İşte belgesi:
“12.12.2000 Tarihinde Çağdaş Eğitim Vakfına, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü’nden 11.12.2000 tarih ve B.02.1.13.06.180.903-26/2000/3648-1 sayılı yazı gelir. Yazıda, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün (15.11.2000) tarih ve (24418) sayılı araştırma talimatı ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün (30.11.2000) tarih ve (3648) sayılı görev emri gereğince, araştırma ve tahkikata esas teşkil etmek üzere;
- 1.01.1999-1.12.2000 tarihlerini ihtiva eden zaman içerisinde, Vakfınıza bağış yapan özel ve tüzel kişilerin (yurt içinden ve yurtdışından) isimlerinin, bağış tarihlerinin ve bağış makbuzu numaralarının listesini,
- Yukarıda belirtilen tarihler içerisinde, Vakfınızın burs verdiği öğrencilerin isimlerinin ve hangi öğrenciye hangi miktarda burs verildiğinin,
- Vakfınızın Yönetim Kurulu, Denetim Kurulu ve diğer organlarında (çalıştırılan personel dahil) halen görevli bulunanların isimlerini ve ifa ettikleri görevlerini,
- Vakfınızın hangi banka şubelerinde hesaplarının bulunduğunu ve bu hesapların 1.01.1999-1.12.2000 tarihleri arasındaki işlemleri (hesaba yatırılan ve çekilen para hareketlerini) gösteren hesap ekstrelerinin, herhangi bir şüphe ve tavzihe sebebiyet vermeyecek şekilde yazılı olarak 15.12.2000 Cuma günü saat 16.00’ya kadar, aşağıda belirtilen adrese intikal ettirilmesini rica ederim”.
İster istemez yargılarsınız, bir kısmı Fethullahçılara ait olmak üzere, Türkiye’de laik düzene karşı mücadele amacıyla kurulmuş şeriatçı nitelikli bini aşkın vakıf var; üstelik bunların bazıları, “okuma odası”, “temsilcilik”, “lokal” gibi farklı adlarla tüm ülke çapında örgütlenmiş durumdalar. Sadece Fethullahçı vakıfların, her ay “himmet parası” adı altında halktan yasadışı yöntemlerle trilyonlar topladıkları ve yine yasadışı yöntemlerle bunları çantalı kuryelerle yurtdışındaki okulların finansmanı için gönderdikleri biliniyor. Bugüne kadar bunların hangisi böyle bir soruşturma geçirdi? Bini aşkın Cumhuriyet düşmanı vakıf içinde, Çağdaş Eğitim Vakfı gibi Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkan ve özellikle de Fethullahçı kadrolara karşı onurlu ve cesur mücadele veren kaç vakıf var? Türkiye’de şeriatçı kadrolaşmanın en yoğun biçimde gerçekleştiği kamu kurum ve kuruluşlarının başında gelen Vakıflar Genel Müdürlüğü, acaba kendi içindeki bu zararlı unsurları tasfiye etti de sıra şimdi Çağdaş Eğitim Vakfına mı geldi? Kamuoyuna devlet ve rejim yanlısı olarak kendini tanıtmaya çalışan Vakıflar Genel Müdürü bu soruşturmadan ne ölçüde haberdar? Değilse, sorumluları kim? Fethullahçılar için müthiş denilebilecek istihbari bilgileri içeren bu soruşturmada elde edilecek belgelerin, sözkonusu Cumhuriyet düşmanı cemaate sızdırılmaması mümkün mü? Yangından mal kaçırırcasına niçin sadece üç günlük süre veriliyor, bu süre rutin mi, yoksa Çağdaş Eğitim Vakfı için özel mi? Vakıflar Genel Müdürü’nün bu ve benzeri soruları açıklaması, sorumlular hakkında yasal işlem başlatması ve kurum içindeki Fethullahçı bağlantılı elemanlara görevden el çektirmesi gerekiyor.
MÜRİTLERE TEDBİR (İHTİYAT) TAŞERONLARA SALDIRI
Fethullahçıların, cemaat düşmanlarına karşı Ülkü Ocakları’nı kullanma girişimini, MHP içindeki nurcular vasıtasıyla yaptıkları biliniyor. Kamuoyuna “kaba kuvvet” imajı ile tanınan Ülkü Ocakları yönetiminin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin tepkisinden çekinerek red yanıtı verdikleri gelen duyumlar arasında. Fethullahçıların emniyet içindeki kendi yandaşlarını kullanma düşüncelerinin ise, zaten izlenmekte olan bu kadroların deşifre olması ve tasfiyeye yolaçması gerekçeleriyle yaşama geçirilemediği kaydediliyor. Buna rağmen, İstanbul’daki kimi üst düzey bölge imamlarının, hedef kişilerin, diğer muhaliflere de gözdağı olacak biçimde etkisizleştirilmesi doğrultusunda sürekli arayış halinde oldukları da gözlemleniyor.
Fethullah Gülen, diğer taraftan sözkonusu internet sitesinde 24 Ocak 2001’de yayınlanan yazısında, riski üstlenerek, cemaat mensuplarına ise koşulsuz “ihtiyat” önermeye devam ediyor:
“İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde ah u vaha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapmamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver ya da kadere taş atar. … Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir…. İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da cesaret ve yiğitlikle hiçbir alakası yoktur…. Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh haletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü ‘gak gak gıdak’ normal görülse de, bize göre her milli mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hallerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir” (7).
Fethullah Gülen’in cemaati yönlendiren -Ocak 2001’in son haftasında yayınlanmış- yazılarından kısa alıntıları okudunuz. Belli ki, ABD’de rahat durmuyor, örgütsel faaliyetlerini devam ettiriyor. Kendisi, devletimizin istihbarat birimleri tarafından sadece yakından izlenmesi değil, ABD dışına çıktığı saptandığında derdest edilmesi ve uçakta kendisine “memlekete hoş geldin Fethullah Gülen” denilmesi gereken çok önemli bir kişi. Hiç şüphesiz, cemaati tek başına yönettiğini zaten hiç kimse iddia etmiyor ama onu bir simge, karizma sahibi bir yönlendirici olarak önemini kabul etmek, “burnu akan” bir vaiz nitelemesi ile geçiştirmemek gerekiyor. İstihbarat birimleri açısından ne kadar önemli olduğu, 30 Ocak 2001 tarihinde sözkonusu internet sitesinde yayınlanan şu satırlardan net bir biçimde anlaşılıyor:
“İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE’SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK’DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR” (8).
Evet, iç ve dış tehdit odağı olarak Fethullahçıların şu ana kadar bir terör (cinayet veya cinayete teşebbüs, bombalama vb.) girişimi sözkonusu olmadı. Ancak bu, -ipleri dışarıdan yönetildiğinden- olmayacak anlamına da kesinlikle gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti, giderek büyüyen ve sorumsuz-çıkarcı-düşük politikacıların himayesinde adeta kangrene dönüşen fethullahçı yapılanmayı bertaraf etmek zorunda, çünkü başka seçeneği yok!.. Hep birlikte izleyelim, görelim!…
DİPNOTLAR:
- “Kutan: Hizbullah’ta Bunca Israr Niye?”, Akit, 29.1.2001.
- Fethullah Gülen’in mürit ve sempatizanlarla doğrudan ilişki kurduğu mekân ise internet. Örgüte bağlı faaliyet gösteren çok sayıda web sitesi ve tartışma grubu-listesi mevcut. Ayrıca, sağ kesimi içine alan pekçok tartışma grubu-listede kod adlarla propaganda yapmaktalar. İşte sözkonusu sitelerin en önemlilerinden biri Nil A.Ş. tarafından yapılan ve her gün güncelleştirilen http://www.m-fgulen.org sitesi. Burada Fethullah Gülen hakkında -sakıncalı görülen kasetler dışında- hemen her türlü bilgiye ulaşmak mümkün. Fethullah Gülen’in Türkiye’deki siyasal ve dinsel gündemle ilgili olarak örgüte (cemaate) mesaj niteliği taşıyan en yeni ya da önceden yazılmış makalelerini yine bu sitede okuyabilirsiniz. Diğer Fethullahçı sitelerden örnekler için bkz. http://www. kemalist.org
- Bkz. http://www.m-fgulen.org 29.1.2001.
- Sözkonusu kasetin çözümlenmiş metni için bkz. Ergün Poyraz, Said-i Nursi’den Demirel ve Ecevit’e FETHULLAH’IN GERÇEK YÜZÜ (İstanbul: Otopsi Yayını, 2000), s. 221-22. Ergün Poyraz’ın araştırmacılar ve Fethullahçı Suç Organizasyonunu tanımak isteyenler için temel kaynak kabul edilen bu eseri, ağırlıklı olarak kaset çözümlerine dayanmaktadır.
- Hizbullahçılar tarafından kaçırılıp sorgulandıktan sonra öldürülen ve 28 Ocak 2000’de İstanbul’daki hücreevinin bahçesinde cesedi bulunan “Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı”nın Başkanı İzzettin Yıldırım’ın, vasiyeti gereği tüm mal ve mülkünü ailesine değil, Van’da yapımı sürmekte olan okula (gerçekte medrese) bağışladığı anlaşılmıştır. Tüm nurcu grupların en büyük hayali, Said-i Kürdi’nin (Nursi) Van’da -Mısır’daki El Ezher Üniversitesi ayarında- kürtçe eğitim yapacak “Medresetü’z Zehra” adında bir medreseyi açtırmaktır. Türk Devleti’nin Nakşi Cüppeli Ahmet’in İstanbul’da kaçak olarak yaptırdığı külliyeye uyguladığı prosedürü, sözkonusu inşaatı devam eden bu yapı için de uygulamalıdır, hem de vakit geçirmeden.
- Sözkonusu internet servisinin resmi kayıtlı adresi: C/02 JACOB DRIVE PERRINEVILLE, NEW JERSEY, 03835. Binanın fotoğrafı için bkz. Kemalist Türkbirlik sitesi: http://www.kamalistler.cjb.net Kayıtlarda resmi sorumlu olarak Kemal Özgür adı geçmektedir. Aynı zamanda Fethullah Gülen’den randevu ya da sağlık durumu hakkında bilgi almak isteyen müritlerin kullandıkları telefon, internet servisi tarafından da kullanılmaktadır: 001-732-7860388.
- Bkz. http://www.f-gulen.org, 24.1.2001.
- Bkz. http://www.f-gulen.org, 30.1.2001.
ORGANİZE SUÇLAR ve FETHULLAHÇILAR (Necip Hablemitoğlu)
Türkiye’yi ortaçağın karanlıklarına, siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan din tâcirlerine, yabancı servis ajanlarına, kısaca Türklük düşmanlarına lânet ve nefretle…
“Fethullahçı İhaneti”(1) başlıklı yazının hemen ardından başlayan gelişmeler, Türkiye’deki ve A.B.D.’ndeki şeriatçı dayanışmanın boyutlarını da gözler önüne serdi. Fethullahçısı, ışıkçısı, yeni asyacısı ile şeriatçıların önemli bir bölümü, “ataları Said-i Kürdi ile Hocaefendilerine (!) hakaret edildiği, dil uzatıldığı” gerekçesiyle ilk kez açık olarak maskelerini indirdiler ve gerçek yüzlerini ortaya koydular. Görünen yüz, asla ve asla “Türk”ün yüzü değildi!.. Türk’e ve Türklüğe de alenen saldıran bu iğrenç yüzü sahiplenenlerin sayısı -gerek Basında ve gerekse internette- hiç de az değildi. Böylece, meşru müdafaa haklarını (!) kullandıklarını sanan bu müritler güruhu, şahsımın yanısıra Atatürk ve Gaspıralı İsmail Beye de kin kustular. Bu hakaret ve karalama kampanyasına ilk tepki gösterenler arasında “Kırım”ın yanısıra “Yeni Hayat”ın da bulunması, şeriatçı kesimde gerçek bir paniğe yol açtı. Nedenine gelince, düne kadar takiyye yaparak “daha çok dindar”, “birazcık da milliyetçi” görünen mevcut tarikatlar, özellikle de nurcular ve fethullahçılar, kendilerinin Türkçü kesimde yargılandığını ve bu sürecin genel olarak Türk sağında da devam edeceğini farkettiler. İşte bu panik içinde kendi gazetelerinde yayınladıkları yazı serilerinde, gönderdikleri mektuplarda ve aracılar vasıtasıyla ilettikleri mesajlarda az bilinen ya da üzerinde pek durulmayan birtakım çelişkilerini de (2) ortaya koydular:
FETHULLAHÇI ORGANİZASYON VE YASAL STATÜSÜ
Gelen tepkilerin çoğunluğunda, fethullahçılığın bir tarikat olmadığı; hatta nurculukla bile ilişkisinin bulunmadığı; cemaat tanımının da yetersiz kalacağı vurgulandı. Fethullahçılık adına bir tüzel kişilik bulunmadığı; zaten fethulllahçıyım diyen bir kesimin hiç var olmadığı; fethullahçılık tesmiyesini din düşmanı laik çevrelerin yakıştırdığı iddia edildi. Aynı şekilde, demokrasinin kurallarına göre oynadıkları için her zaman ve her yerde var olduklarını; yasalar önünde ve müslümanların vicdanında sınırsız bir dokunulmazlığa sahip bulunduklarını önesürenlerin sayısı da az değildi. Bu iddialar, Türkiye’de fethullahçılığın yeniden tanımlanmasının ve somut bir statüye yerleştirilmesinin gerekliliğini ortaya koydu. Fethullahçılık, bir tarikatın ismi değildir, doğrudur. Cemaat kelimesi de tanımlamada yetersiz kalmaktadır, bu da doğrudur. O halde fethullahçılığın siyasal hayatımızdaki konumu, literatürdeki karşılığı ile hukuk sistemimizdeki statüsü nedir? Türkiye’nın Türk Silâhlı Kuvvetleri dışındaki anayasal kurum ve kuruluşlarının fethullahçılara karşı gösterdiği sorumsuzluğun gerisinde neler yatmaktadır? Türk Devletini iç ve dış tehdit odaklarına karşı koruyup kollama gibi anayasal ve de tarihsel bir misyonu üstlenen Türk Silâhlı Kuvvetleri, 28 Şubat Kararlarında fethullahçılarla ilgili olarak neleri gözardı etmiştir? İşte somut değerlendirmeleriyle fethullahçı yapılanma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünü ve yarınları için bu yapılanmayı yoketmek yolundaki pratik öneriler:
1. Dinsel, Siyasal ve Toplumsal Yapılanma:
Hocaefendi (!) başlangıç itibariyle (çıraklık ve kalfalık dönemlerinde) nurcudur. Bir başka ifadeyle, manevi dünyası, bir aracının, Said Nursi’nin risale ve söylemleri üzerine bina edilmiştir. Ancak, ustalık yani olgunlaşma dönemiyle birlikte muhteşem gerçeğe (!) ulaşarak, “tarikat zamanı değil, hakikat zamanı” diyerekten kendi bağımsız cemaatini kurmuştur. Hocaefendiye (!) göre, nurcu hareket, Osmanlı kültürünün ve koşullarının yarattığı bir harekettir. Kendisi ise “Türkiye’ye özgü, bir İslâmi modernleşme yaklaşımının ana damarları üzerinde yürüyen bir cemaat organizasyonu” kurucusudur. Günümüzde, Said Nursi ile hocaefendi (!) ilişkisi çok muğlâk olup, geride kalmıştır. Nurcuların eli kalem tutan, işadamı, gazeteci, esnaf, öğretim üyesi, öğretmen ve bürokrat kesiminin çoğunluğunu kendi cemaatine çeken hocaefendi (!) için müritleri, “oluşumda Said Nursi ve eserleri, hocaefendinin kişiliği yanında çok zayıf kalır” diyebilme noktasına gelmişlerdir. Yine de içlerinde geldikleri örümcek yuvasını inkâr etmiyenler de yok değildir. Örneğin, yakın bir süre öncesine kadar nurcu kesimin, şimdilerde de fethullahçıların “en ünlü” ve “kaliteli” yazarlarından emekli astsubay Ömer Okçu -adının arapça olmasına karşın anlaşılmaz biçimde Hekimoğlu İsmail lâkabını yeğlemektedir- sözkonusu makaleme tepki olarak yazdığı mektubunda eski ve yeni şeyhine olan bağlılığını şöyle uzlaştırmaktadır:
“… Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim. Şu anda on bir ton kitabım var, yirmi beş kitap yazdım. Zaman gazetesinde ve diğer dergilerde yazılarım çıkıyor…. Ve Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş…. Ben bu yazıyı Zaman Gazetesinde yayınlamayacağım, çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helal etmem demiştir” (3).
Fethullahçıların kadrosu, doğal olarak sadece eski nurculardan ibaret değildir. Sahip oldukları ekonomik, siyasal, imaj-propaganda ve eğitim gücü, leşe üşüşen sinekler örneği hemen her tarikattan kitlesel katılımları da beraberinde getirmiştir. Politikaya girmek; devletten teşvik ya da ihale almak; üniversitelerde yönetici olmak ya da akademik yükselme sağlamak; önemli merkezlere kaymakam, vali, emniyet amiri ya da müdürü, hakim, savcı atanmak; şube müdürlüğünden müsteşarlığa kadar bürokraside bir yerlere gelmek; çocuklarını eğitmek, sağlık sorunlarını gidermek ya da iş bulmak ve benzeri konularda çıkar sağlayan, nimet dağıtan bir organizasyon olarak fethullahçılar, Türkiye’deki tüm tarikatlar ve şeriatçı örgütler açısından cazibe merkezi haline gelmiştir. Nurcular ve nakşiler en fazla mürit kaybına uğrarken, bu organizasyona en az mürit kaptıranlar da süleymancılar ve kadiriler olmuştur. Sözkonusu cazibe merkezi sadece şeriatçılar için mi sözkonusudur?!. Elbette ki hayır!.. Propaganda malzemesi olarak kullanabilecekleri, kişisel çıkarına düşkün emekli subaylar, tanınmış masonlar, başta II. Cumhuriyetçiler olmak üzere dünün en hızlı solcuları, ateistleri olan gazeteciler, öğretim üyeleri, sanatçılar -inançları ve yaşamları ile tam anlamıyla farklı olsalar da- yüksek danışmanlık ücretleri; program, makale, kitap, konferans başına ödenen yüksek telif ücreti ve yolluklarla bu organizasyona kapılanabilmişlerdir.
Fethullahçı bataklığını en fazla geliştiren ise, başta M.H.P. olmak üzere tüm sağ partiler olmuştur. Türk-İslâm sentezi adı altında uydurulan yapay ideoloji, Türk sağındaki Türklük bilincini yoketme pahasına siyasal ümmetçiliği ön plana çıkarmıştır. Müridin şeyhi dururken siyasal bir lidere saygı duyamayacağını, bağlanamayacağını kestiremeyen kısır politikacılar, fethullahçı ve benzeri yapılanmalara gaflet içinde yataklık etmişlerdir. Bunun sonucunda, ortaya çıkan manzara: Türklük düşmanı hizbullahçı militanlarla, dar-ül harpçilerin, kaplancıların, Nizam-ı Alem Ocakları ya da Ülkü Ocakları mensuplarının aynı sloganları atmaları; benzer söylemleri paylaşmalarıdır. Bir başka örnek vermek gerekirse, Türklük bilincinin tarihi ocağı olan Türk Ocakları, hocaefendilerinin(!) yayınlarının dağıtımını yapmak, kendisini “yılın adamı” seçmek, Türk Dünyasını cemaate dahil etmek gibi sapkın bir misyon üstlenmiştir. Kısaca, Washington’un erleri, kendilerine modern alp-erenler, Horasan erleri yakıştırmasında bulunarak Türk sağını iğfale devam etmektedirler…
Ülkemizin sağ politikacıları gibi, sol çizgideki politikacıları da, fethullahçıların abartılı reklam gücünden fazlasıyla etkilenmiş görünmektedir. D.S.P. fethullahçılarla tam bir uzlaşma görüntüsü verirken, C.H.P. bu organizasyonla mücadeleden kaçınıp adeta görmemeyi, yok saymayı yeğlemektedir. Başta küçük taşra politikacıları olmak üzere, önümüzdeki genel seçimlerde milletvekili olmak isteyen öğretim üyeleri, bürokratlar fethullahçıların desteğini almak üzere adeta yarışa girmişlerdir. Seçim süreci, bu açıdan fethullahçıların gücüne güç katarken, kaybeden ulusal bütünlüğümüz, barışımız ve de geleceğimiz olmaktadır. Fethullahçılar, oy potansiyeli açısından bakıldığında, gerçekte tabanı olmayan ama yetişmiş kadrosu, ekonomik kaynakları ve de önemli dış desteği bulunan şişirilmiş bir balona benzemektedir. Hocaefendileri (!), her seçim dönemi boyunca siyasal parti tercihi konusunda sessiz kalıp ancak son birkaç gününde, oy tercihinde tabanı serbest bıraktıklarını açıklamaktadır. Oysa bu ülkenin aydınları çok iyi bilmektedirler ki, bu organizasyonun müritleri ve sempatizanlarının oyları, kapatılan Refah Partisinden başka hiçbir yere gitmemiştir, gitmez de. Tıpkı, kendilerinden başka hiç kimseyi gerçek müslüman kabul etmeyen, imam-hatip ya da ilâhiyat mezunu hocaların arkasında namaz kılmayı reddeden süleymancıların Refaha oy vermesinde olduğu gibi. Fethullahçıların kendi siyasal partilerini kurmaları, ülke barajının altında kalmalarının ya da Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının kaçınılmaz olması nedeniyle mümkün değildir. Onlar, reklamla şişirilmiş organizasyonları ile mevcut siyasal sistemi, partileri ve seçmeni ile iğfal etmeyi, laik hukuk düzenini ise içten içe kemirmeyi tercih etmektedirler…
2. Örgütsel Yapılanma
Fethullahçılar, olası bir devlet soruşturmasına uğramak ve yargılama sürecine girilmesini önlemek amacıyla yapılabilecek hukuki deyimle her türlü muvazaaya, dinsel ifadeyle takiyyeye ya da hile-i şer’iyyeye, halk deyimiyle de sahtekârlığa başvurmaktadırlar. Örneğin, organizasyonun sahip olduğu tüm medya kuruluşları, sık sık kendilerinin hocaefendileri (!) ile hiçbir ilgileri bulunmadığını açıklamaktadırlar. Kâğıt üzerinde doğrudur. Yurt dışındaki yüzlerce okulun, yurt içindeki yüzlerce okul, dersane, yurt, binlerce ışıkevi ve hatta malûm üniversitenin bile hocaefendi (!) ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Kâğıt üzerinde doğrudur (bu kurumlar, “F. Çağ A.Ş.”, “F. Fetih A.Ş.” gibi yaklaşık 100’e yakın şirketin sahipliğinde görünmektedir). Hatta, bu organizasyonun ve hocaefendinin (!) başta sigorta alanında olmak üzere, çoğu devletin kaynaklarını ve masum halkın yardım duygularını sömüren şirketleri de “bulunmamaktadır”, tabii kâğıt üzerinde. Bu organizasyonun bu olmayan şirketleri, doğal olarak devletten teşvik, düşük faizli kredi, ihale de almamakta; saf inançlı Anadolu insanından hiçbir yasal güvencesi olmayan güvene dayalı kâğıtlarla mevduat da toplamamaktadır. Devlete laik olduğu için vergi vermekten kaçınan şeriatçı sermaye, hatta şehir ve kasabaların küçük esnafları bile her ay muntazam biçimde ve doğal olarak bu organizasyona trilyonlar da akıtmamaktadır. Tabii hepsi kâğıt üzerinde…
Fethullahçı organizasyon, yüzlerce eğitim kurumu ve binlerce yurt ve ışıkevinde her yıl yüzbinlerce Türk gencini ailesinden koparma ve devletine-rejimine düşman etme; sonra onların eğitiminden işine, evlenmesine kadar tüm hayatını kontrol altına alma çalışmaları da yürütmemektedir, kâğıt üzerinde. Hatta, yirmi yılı aşkın bir süredir Polis Akademisinde “koridor başkanlığı”ndan, “sınıf başkanlığı”na kadar inen bir örgütlenme ile henüz tanışmış bile değillerdir. Emniyet, Adalet, İçişleri, Eğitim ve Sağlık teşkilâtları başta olmak üzere devlet içinde kadrolaşma çalışmalarıyla da hiçbir ilgileri bulunmamaktadır. Örneğin, “28 Şubat Kararlarından sonraki genel tasfiyeye ve de Aralık Şûrasında atılan 86 subay ve astsubayın 53’ünün bizden olmasına rağmen hala 30 valimiz ve yüzlerce kaymakamımız görevde; geçtiğimiz ay Danıştay’da bir Daire Başkanı seçtirdik” diyenler kendilerinin dışındadır. Israrla Türk Silâhlı Kuvvetlerine sızmak isteyenler de onlar değildir; Y.A.Ş. kararı ile Orduyla ilişkisi kesilenlere de iftira edilmektedir. Milli Güvenlik Kurulu’nun çeşitli birimlerinde kendileriyle bağlantılı danışmanları da sözkonusu bile değildir. Tabii hepsi kâğıt üzerinde…
Fethullahçı organizasyonun bölge imamları marifetiyle yönetildiği külliyen yalandır. Bu toplantılara ilişkin olarak elde edilen ve hocaefendinin (!) ses ve görüntüsünü -talimatlarının içeriğiyle birlikte ortaya koyan- kasetleri de aslında montajdır. Fuller, Henze gibi C.I.A. görevlileri, hocaefendinin (!) doğru yolu buldurduğu müritleridir. Hatta, tüm C.I.A., yakın bir gelecekte tümüyle ışıklandırılacak ve kardeş organizasyon olarak İslâm ümmetine hizmet edecektir. Onların gösterdiği her yere gitmek; “ılımlı İslâm” temsilcisi olarak okul açmak; kırmızı pasaportlu Amerikalı öğretmen istihdam etmek; C.I.A. şemsiyesi altında özellikle Rusya’da K.G.B.’yi ve mafyayı aşmak ne ulvi bir başarıdır, ne büyük bir İslâmi misyonerliktir. New York’un en pahalı ve gösterişli binası olan “Empire State Building”in 43. katındaki lüks büro bile, neredeyse Nobel Barış Ödülüne aday gösterilecek kıymetteki hocaefendinin (!) A.B.D.’ndeki tedavisine yardımcı olma işlevini yerine getirmektedir. Bu teveccühe lâyık olabilmek için hocaefendinin gösterilen her yere, örneğin Diyanet İşleri Başkanı dururken Türkiye’yi resmi pasaportla temsilen Papa ile buluşmaya gitmesi; Türklük düşmanı ortodoks din adamlarıyla sevgi-barış pozlarında fotoğraflar çektirmesi; sonra Türkiye Cumhurbaşkanı’nın elinden “yılın adamı” ödülünü alması … kısaca bunların hepsi “faydalı ve hayırlı işlerdir”. Ama bir de yanlış anlayan “fesatçılar” olmasa!..
28 ŞUBAT KARARLARI SÜRECİNE KATKI ÖNERİLERİMİZ
P.K.K., Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. Fethullahçılar da, Türkiye’nin laik hukuk sistemine, Türklük bilincinin kökleşmesine, Cumhuriyet bireyi oluşumuna, tam bağımsızlığımıza yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. P.K.K.’lılar açıktan açığa silahlı ve politik kavga yolunu seçerken; fethullahçılar sessizce ve sinsice devleti içten ele geçirme yolunu yeğlemiştir. P.K.K.’lılar insanımıza sadece kan ve gözyaşı verirken; fethullahçılar, eğitime yaptıkları akılalmaz yatırımlarla ve propaganda teknikleriyle körpe beyinleri yıkamakta, kendi sistemine ve hatta ailelerine yabancılaştırmakta, militanlaştırmaktadır. P.K.K. yalnızca yoketmektedir. Fethullahçılar ise, devletin ve rejimin varlığına kasteden kadrolaşma ihanetinin yanısıra, Türkiye’de, kısmen eğitim ve sağlık alanında; Rusya’da, Balkanlarda ve özellikle Irak’daki Türk azınlıkların eğitimi alanında somut, bazı önemli hizmetler gerçekleştirmektedir, ama sadece kısa vadede. A.B.D. ile Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğü sürece. Uzun vadede siyasal ümmetçiliği öngören, ipleri dışarıda bir şeriatçı organizasyonun, Türkiye ve Türk Dünyasına kısaca her an ihanet beklentisinden başka ne faydası olabilir ki?!.
Fethullahçılar, kendi organizasyonlarını ifade için hukuk sistemimizde ve de literatürde yeri olmayan bir sıfatı önesürmektedirler: “Sivil Toplum Cemaati”… Bir grubun N.G.O yani Sivil Toplum Örgütü olabilmesi için evrensel nitelikte kabul edilen birtakım asgari koşullara sahip olması gerekir: Önce legal yani yasalara uygun olarak tüzel kişiliğinin bulunması; sonra örgüt içi demokrasinin tam işlerlik halinde bulunması (kaydı hayat koşuluyla yönetimin sözkonusu olmadığı bu yapılanmada seçim esastır) bir zorunluluktur. Fethullahçı organizasyonun kendine yakıştırdığı bu sıfat, en cahil, IQ’su en düşük insanları bile güldürecek bir saçmalığı ifade etmektedir. Fethullahçılar, A.B.D.’de görmeyi alıştığımız en ileri reklam ve propaganda yöntemlerini kullanırken, diğer yandan da Türkiye içinde klasik “şark kurnazlığı” içinde hareket etmekte; kâğıt üzerinde ispatlanamayacağını düşündükleri suç niteliğindeki eylemlerini birbiri ardına işleyebilmektedirler.
O halde, bugüne kadar Türkiye’de politikacıların, adli kurumların ve hatta Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin telaffuz bile etmediği gerçek sıfatı açık açık ifade etmek gerekirse, fethullahçılık cürüm işlemek için oluşturulan bir teşekküldür. Anayasal düzeni değiştirmek için Devleti elegeçirmeyi amaçlamak, cürümlerin yani suçların en ağırıdır. Ayrıca, yandaşlarını koruyup kolladığı için de mafya türü çıkar ağırlıklı bir organizasyondur. Fethullahçılık, hem laikliğe karşı işlenen suçlar, hem de organize suçlar kapsamında değerlendirmeye alınması acilen gerekli bir oluşumdur. Nasıl mı?!. Fethullahçılık, olumlu-olumsuz her türlü propagandayı reklam unsuru kabul edip geometrik biçimde büyüyen, devletin bünyesini elegeçirmeye çalışan -tabiri caizse- habis bir urdur. Bu habis urun kesilip atılması için önce “dokunmak” gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dokunulmazlığı olan Hadep’li milletvekillerine haklı olarak ve kararlı biçimde “dokunmuştur”. Yurt dışına kaçanların söylemleri, bu dokunmanın haklılığının somut kanıtlarıdır. Sıra, kaçınılmaz bir biçimde fethullahçılara gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, fethullahçı organizasyonla ilgili savunma mekanizmasını bir an önce harekete geçirmek zorundadır. Bu organizasyon, kabul edilebilir inanç ve fikir özgürlüğü sınırlarını çoktan aşmış; laik hukuk sistemimizi ve de Anayasal düzenimizi yıkma noktasına gelmiştir. Özetle kaydetmek gerekirse, eğitim ve teknolojiye yatırım yaparak adım adım devleti elegeçirmeye çalışan fethullahçı organizasyon, mevcut kadrosu ve ekonomik-siyasal ve de dış destek-propaganda gücüyle Cumhuriyet Tarihimizin gelmiş-geçmiş en tehlikeli örgütüdür. İşte başlangıç için, devletin yetkili makamlarına bu cürüm teşekkülünün dağıtılması için bazı somut öneriler:
* Fethullahçı organizasyon, her ay, Türkiye’nin hemen her tarafında müritleri olan işadamlarından ve esnaftan makbuzsuz-kayıtsız trilyonlarca lira toplamakta; dış yardımlarla birlikte toplanan bu paralar, okul-dersane-yurt ve evlerin giderlerine sarfedilmektedir. Aynı şekilde, yurt dışında 300’ü aşan okulun masrafları da çantalı öğretmen-kuryeler vasıtasıyla elden karşılanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, her ne ad altında olursa olsun Valiliklerin izni olmaksızın para toplanması suçtur. Keza, yurtdışına illegal yoldan para çıkarmak da kaçakçılık kapsamında suçtur. Aynı şekilde fethullahçı işadamları da, Rusya Federasyonu, CIS ülkeleri ve Balkanlara yaptıkları yatırımlar için çantalı öğretmen-kuryeleri kullanmakta; kayıt korkusuyla, legal yollardan yani banka havale işlemlerine başvurmaktan kaçınmaktadırlar. Kâğıt üzerinde sözkonusu okulların sahibi görünen şirketlerin ve bağlantılı işadamlarının muhasebe kayıtlarında yapılacak ciddi bir çalışma, fethullahçı organizasyona büyük bir darbe indirecektir. Bu yolla, özellikle Rusya, Balkanlar ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde mafyaya kaptırılan, rüşvet olarak dağıtılan, batırılan milyonlarca doların, bir başka ifadeyle Türkiye’nin zaten kıt kaynaklarından yapılan illegal aktarımın boyutları da saptanmış olacaktır. Kuryelerin ve tahsildarların saptanması, ilgili şirketlerin muhasebe kayıtlarına ulaşılması devlet için “çocuk oyuncağı” sayılır. Halihazırda eksik olan, niyettir, kararlılıktır, siyasal iradedir.
* Fethullahçı organizasyonu, Türkiye’nin en büyük sivil istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma yolunda girişimlerini sürdürmektedir. Kendi organizasyonları açısından potansiyel risk taşıyan politikacılar, gazeteciler, T.S.K. Komuta kademesinde yer alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim üyeleri vd. hakkında “yerlebir” etmeye yönelik ya da en hafifinden “şantaj” değeri taşıyan ses ve görüntü kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel istihbari bilgilerin bir merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin duyumlar gelmektedir. Türk yasalarına göre böyle bir oluşum, girişim aşamasında olsa bile ağır suçtur. Bu duyumların doğruluğunun araştırılması, Türk istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate alındığında hiç de zor değildir.
* Fethullahçıların muvazzaf subayların yanısıra, askeri eğitim kurumlarına sızma girişimleri öteden beri kamuoyunca bilinmektedir. Yüksek Askeri Şûra’nın onurlu bir kararlılık ve gerçek vatanseverlilikle bu tür sızmalara karşı radikal önlemlere başvurması, fethullahçı organizasyonu hiç ama hiç caydırmamaktadır. En az 10 yıl ya da daha ötesine yatırım yapan fethullahçı organizasyon, yatılı kurslarında militanlaştırdıklarından (kazandıklarından) emin oldukları çok zeki ve başarılı öğrencileri, askeri eğitim kurumlarına girmeye yönlendirdikleri de bilinmektedir. Fethullahçı ya da başka tarikat veya radikal dini grup üyelerinin Y.A.Ş. kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmeleri, bu sapkınlara müritleri nezdinde aksine itibar sağlamaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerine organize biçimde sızmak, dışarıya bilgi akışını da sağlamak demektir. Askeri mevzuata göre, böyle bir eylem, girişim halinde olsa bile suçtur ve ceza gerektirmektedir. Bundan sonra, şeriatçı faaliyetler kapsamında meselâ fethullahçı bilinen subay ve astsubaylara T.S.K.’nden ihraç cezası verilirken, arkalarındaki hocaefendi (!) örneği başta olmak üzere deşifre olmuş organizasyon yöneticilerinin de sorgulanıp yargılanmaları gerekir. Bir başka ifadeyle, devlete karşı cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturanların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması kaçınılmazdır ve en etkili mücadele yoludur. Bu öneri, kararlı, radikal sonuçlarıyla birlikte, şeriatçı örgütler için de caydırıcı nitelik taşımaktadır.
* Fethullahçı organizasyon içinde yer alan başta medya kuruluşları olmak üzere tüm şirketlerin muhasebe kayıtlarının incelenmesi, organizasyonun kirli-yasadışı ilişkilerinin çorap söküğü gibi çözülmesine yolaçacaktır. Organizasyonun kamuoyu nezdinde sözcülüğünü yapanların yanısıra, kilit yöneticilerin de (özel kalem müdürleriyle birlikte) gözaltına alınmaları ile başlatılacak yasal süreçte, yoğun sorgulama yöntemlerinin uygulanması da bu mafyavari yapılanmanın çözülmesinde önemli etken olacaktır. Tipik bir örnek olarak, öncelikle Polis Akademisi ile birlikte, devleti temsil eden, devletten maaş alan ama fethullahçı organizasyonun militanı olarak hareket eden mülki yöneticiler arasındaki kadrolaşmanın tüm boyutları ile ortaya çıkarılması gerekmektedir. Kamuoyundaki tereddütlerin giderilmesi, karşı propagandaya izin verilmemesi ve de stratejik devlet kuruluşlarının bu safralardan temizlenmesi için konuyla ilgili skandal nitelikli bilgi ve belgelerin, anlamsız gizliliklerden kaçınılarak halka maledilmesi şart görünmektedir. Bu örnekte de fethullahçı olarak temayüz eden üst düzey organizasyon yöneticilerinin sorgulanması ve yargılanması, çözülme sürecinin hızlanmasına katkıda bulunacaktır.
* Üniversitelerde yönetici konumundaki fethullahçıların tasfiyesi ve diğer şeriatçı kadrolaşmanın çözülmesi için Y.Ö.K.’na istihbari bilgi akışı sağlanmalı ve bu doğrultudaki tasfiyeler düzenli olarak denetlenmelidir. M.G.K., (T.İ.B. dahil) öğretim üyesi danışmanlarını, konferansçılarını yakın izlemeye almalıdır. Keza, üniversitelerin yanısıra, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve de Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu da sürekli büyüteç altında tutulmalıdır. Aynı şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İslâmiyetin özünde ruhban benzeri aracılara yer olmadığını; sonradan çıkan tarikat ve cemaat benzeri organizasyonların müslümanlar arasında bölünmeye ve çok yönlü istismara yol açtığını ve devlet düşmanlığına kadar gittiğini kitle iletişim araçları vasıtasıyla sık sık gündeme getirmesi ve vurgulaması gereklidir. Diyanet İşleri Başkanı’nın, hocaefendiyle (!) görülecek onur ve yetki hesaplaşmasının zamanı gelmiştir.
* T.B.M.M., fethullahçı ve benzeri şeriatçı nitelikli tarikat ve organizasyonları tüm boyutlarıyla ortaya çıkarmak için mutlaka “pişmanlık yasası” çıkarmalıdır. İtirafçılara cazip ceza indirimleri sağlanmalıdır. Bu taktirde önemli bir bölümü çıkar ilişkilerine dayalı organizasyonun darmadağın olması kaçınılmaz görünmektedir.
Fethullahçı organizasyona müdahale, yasal çerçevede ve ödünsüz olarak uygulanmalıdır. Tüm olasılıklar önceden dikkate alınmalıdır. Örneğin, A.B.D. Büyükelçisi ya da İstanbul Konsolosu, olası destek girişimlerine karşı önceden uyarılmalıdır. Keza, sadece medya kuruluşlarının kapatılması, ekonomik gelir kaynaklarının kurutulması gibi geçici önlemlerle yetinmek de çözüm getirmeyecektir. Bir örnek olarak, bu organizasyonun TV kuruluşu kapatılsa ya da Kablo TV’den çıkarılsa, büyük bir olasılıkla Med TV’nin yayın yaptığı uydu ve ülkeden yayınını sürdürme şansı sözkonusu olacaktır. Önemli olan, elebaşılarını yurtdışına kaçırmadan, gereğini -yasalar çerçevesinde- Türkiye’de “tam dokunarak” yerine getirmektir…
SONUÇ: İki basit soru, iki anlamlı cevap:
Soru: Yurt içinde ve dışında yüzlerce eğitim kurumuna; yetişmiş küçümsenemeyecek ölçüde militan bürokrat kadrosuna; adeta küçük bir eğitimci ordusuna; beyinleri yıkanmakta olan yüzbinlerce öğrencinin barındığı yurt ve evlere; her ay ortada dolaşan trilyonlarca liralık gelir kaynağını tahsil eden, nakleden ve sarfeden tahsildar, kurye ve mutemetlere; yurtdışı temsilciliklere; malûm servis yetkilileri ile işbirliğini gerçekleştiren iyi yetiştirilmiş koordinatörlere; çok sayıda şirkete, derneğe, vakıfa ve basın-yayın kuruluşuna; istedikleri ve gerekli gördükleri kişilere devlet makamlarını peşkeş çekebilme, milletvekili seçtirme ya da danışmanlık vererek satın alma rahatlığına; etkili bir imaja, reklam ve propaganda gücüne sahip, devleti ele geçirme iddiasındaki bir suç organizasyonunun gerçek yöneticisi, sadece ilkokul eğitimi almış hocaefendileri (!) olabilir mi?!.
Cevap: Cevap zaten sorunun içinde…..
Soru: Fethullahçılar nereye koşuyorlar?!..
Cevap: Türkiye Cumhuriyeti’nin barış, huzur ve iç güvenliği için bir başlangıç olarak önce askeri hapisanelere!..
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türklük bilincinin simgesi, ulusal birliğimizin ortak paydası, çağdaşlaşmanın öncüsü, ATATÜRK’e sevgi ve rahmetle…
Türkiye’yi ortaçağın karanlıklarına, siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan din tâcirlerine, yabancı servis ajanlarına, kısaca Türklük düşmanlarına lânet ve nefretle…
1999/ŞUBAT
Yeni Hayat dergisi
Sayı: 52, sayfa: 3~9
ETKİ AJANLARI, NÜFUZ CASUSLARI ve FETHULLAHÇILAR RAPORU (Necip Hablemitoğlu)
Küreselleşme sürecine uyum sağlamak isteyen ulusal-uluslararası düzeydeki kurumların pekçoğu kabuk değiştiriyor. Hiç şüphesiz değişen bu kurumların başında da istihbarat örgütleri geliyor. Değişen tanımlar ve kavramlara koşut olarak, istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri artık nostaljik 007 kalıplarından oldukça uzaklarda. Örneğin, dünya üzerindeki her türlü kitle iletişimini kontrol eden “Echolon Ağı”, uzaydan her türlü görüntüyü sağlayan uydu sistemleri, klasik casusların tüm işlevini fazlasıyla üstlenmiş durumda. Sanayi casusluğu hâlâ önemini korurken, istihbarat terminolojisinde yeni kavramlar, konseptler ön plana çıkmakta: “Sosyal-Ekonomik-Siyasal-Dinsel-Kültürel İstihbarat” kavramları gibi. İstihbarat ve Karşı İstihbarat Servisleri, gelişmiş ülkelerde eskiden olduğu gibi tam bir gizlilik içinde işlerini yürüten kurumlar değil artık. Şimdilerde, Dışişleri, İçişleri, Ekonomi-Maliye, Adalet Bakanlıkları, Kızılhaç, özel servis veren pilot üniversiteler, enstitüler, vakıflar, özel misyonu olan kardinaller, piskoposlar, hahamlar ve tüm misyoner örgütleri, yurtdışında yatırım yapan şirketler, yurtdışında temsilciliği olan medya kuruluşları ve haber ajansları ile de -gerektikçe- içiçe çalışılıyor. İstihbarat servislerinin rolü, koordinasyon, finansman, lojistik destek ve yönlendirme ile sınırlı. Artık hedef ülkelerde özellikle istihbarat-ajitasyon faaliyetlerinde deşifre olma riskine girilmiyor; bu iş genellikle doğrudan yada dolaylı olarak servisle ilişkili yerli işbirlikçilere, taşeronlara sipariş ediliyor. İşte literatürde bu yerli işbirlikçilere-taşeronlara “etki ajanları”, “yönlendirici ajanlar” ya da kapsamlı bir deyişle “nüfuz casusları” deniliyor.
Halk deyimi ile “maşa” olarak da nitelendirebileceğimiz bu etki ajanlarının farklı işlevleri bulunuyor: Kimi, politikacı, kimi gazeteci , kimi akademisyen, kimi diplomat, kimi hukukçu, kimi tarikat-cemaat şeyhi, kimi de yüksek bürokrat ya da işadamı olarak, önce madden-manen bağlı oldukları, aidiyet duygusunu ve güvencesini hissettikleri ülke adına tüm yetkilerini kullanıyorlar. Bu bazen, devlet politikasının güdümlü olarak saptırılması; bazen, halkın din ve ırk duygularına bağlı olarak kin ve husumete sevkedilmesi; bazen, uluslararası ihalelerde devlet çıkarlarının gözardı edilerek bağlı ülke şirketlerinin tercih edilmesi; bazen tahkim örneğinde olduğu gibi çağcıl kapitilasyonların geri gelmesi amacına uygun olarak gerçekdışı bilgilerle kamuoyunun aldatılması; bazen, Türkiye’nin en zengin işadamlarından birinin tüm mesaisini -Diyanet İşleri Başkanlığına değil- Fener Rum Patrikhanesi’ne hizmete hasretmesi ya da fethullahçıların Papa, Fener Rum Patriği ve Batı kökenli hristiyan misyonerlerle halvete girmesi; bazen, kendi halkının can güvenliğinin hiçe sayılarak Bergama’da olduğu gibi şaibeli şirketlerden yana tavır konulması ya da nükleer enerji ihalelerinin sonlandırılmasına karşın sözleşmede olmadığı halde halkın kıt kaynaklarını taraf yabancı şirketlere tazminat olarak aktarılmasının önerilmesi; bazen AB örneğinde olduğu gibi, “Kopenhag Kriterleri, TC Anayasası’nın üstündedir” gibi söylemlerle ulus-devletin sona erdiğinin, egemenlik-bağımsızlık-ulusal onur-ulusçuluk gibi kavramların modasının geçtiğinin vurgulanması; şeriatçılara ve bölücülere sınırsız ve koşulsuz özgürlük isteminde bulunularak bunun “demokratlık” olarak lanse edilmesi; bazen hizbullahçılar gibi kanlı örgütlere yıllar boyu gözyumulması ya da her türlü organize suç örgütü ile çıkar ilişkisi içinde bulunulması; bazen Kaddafi’nin bile önünde onursuzca boyun eğilmesi; bazen ABD Başkanı ile el-göz temasında bulunulmasının bile onurmuşçasına reklam konusu edilmesi; bazen ilgili devlet büyükelçisinin önünde bile bir Türk siyasi liderinin el-pençe divan durması; bazen Türk Dünyasındaki Türkiye’nin çıkarlarının örneğin fethullahçılar eliyle ABD’ne devredilmesine seyirci kalınması ya da Kuzey Irak’da, Kosova’da, Karabağ’da, Doğu Türkistan’da olduğu gibi soydaşlarımızın insani haklarına bile sahip çıkılmaması; bazen Türkiye’nin etnik-dinsel haritasının ya da aile yapısının ortaya konulmasını öngören dış kaynaklı projelerle en mahrem bilgilerimizin bilimsel çalışma adı altında ilgili ülke istihbarat servislerine aktarılması ve daha pekçok, binlerce, onbinlerce onursuz işbirliği örneği!..
Kısaca, etki ajanları görüldüğü gibi bir değil, onbinlerle. Onlar aramızda, üstelik bizi yönlendiren, yöneten her yerde… Kimi “şeriatçı”, kimi “ülkücü”, kimi “sosyalist”, kimi “kürtçü”, kimi “ortanın solunda”, kimi “merkez sağda”, kimi “kapitalist”, kimi “ikinci cumhuriyetçi”!.. Ama nedense hepsi de demokrat, özgürlükçü, entelektüel, insan hakları savunucusu ve AB yanlısı!.. Güçleri destek aldıkları ülkelerden ve işgal ettikleri konumlardan geliyor. Politikacıysanız, gidebildiğiniz yere kadar destekleniyorsunuz. Bürokratsanız, çıkabileceğiniz en üst göreve kadar yükselebiliyorsunuz. İşadamıysanız, vize dahil “kayırılma” statüsüne dahil ediliyorsunuz. Diyelim ki, “ikinci cumhuriyetçisiniz”, Türkiye’de sizi okuyacak kaç “ikinci cumhuriyetçi” okurunuz var? Yazarı-çizeri-okuru dahil Türkiye’deki ikinci cumhuriyetçilerin sayısına baktığınızda, birkaç bin kişiyle sınırlı olduğunu görüyorsunuz. Ama kitlesel desteği olmayan, toplumun büyük kesimi tarafından adeta lanetlenen “ikinci cumhuriyetçi” yazarlar, Türk Basınının en büyük gazetelerinde köşe yazarlıklarını sürdürüyorlar. Kim onlara “kamuoyunu oluşturma-koşullandırma” güç ve desteğini veriyor dersiniz? Bunca tepkiye rağmen, kapitalist kimliği ile önplana çıkan medya patronları onları niçin ve neden hala korumakta? Bu bağlamda, fethullahçıların tanıtımı için büyük gayretler sarfeden ünlü bir medya patronunun, Mehmet Eymür’e yazarlık önermesi size hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Fatih Altaylı gibi Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkan kimi yazarlara “MİT ajanı” suçlamasıyla saldıranların, ikinci cumhuriyetçilere ya da aidiyet duygusuyla bağlı olduğu yeni vatanına kaçmak suretiyle deşifre olmuş etki ajanlarına ise suskun kalarak bir nevi dayanışma sergilemeleri, Türkiye’deki etki ajanlığı tehlikesinin boyutları hakkında bir fikir veriyor…
Türkiye’de kamuoyu, neredeyse I. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaygın biçimde kullanılan “nüfuz casusu” terimini, ilk olarak geçtiğimiz aylarda, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yurtdışında yaptığı gayrıciddi bir havuzbaşı bir açıklamasından öğrendi. Basın, -Amerika’nın yeniden keşfi haberi gibi- konunun adeta üzerine atladı. Ya muhabirlerin ve de redaktörlerin bilgisizliğinden ya da Bakanın telaffuz hatasından, bu terim bazı basın kuruluşlarında “nüfus casusluğu” olarak okuyuculara aktarıldı, doğal olarak da ilgisiz-komedi türünden yakıştırıcı yorumlar getirildi. Basının duyarlılığı, bu terimle, Bakanın sarfettiği “yeni bombaların patlayacağı” taahhüdünün ilişkilendirilmesi sonucu daha da katmerlenmişti. Ancak aradan geçen süre içinde, “Umut Operasyonu” dosyası yargıya sevkedilirken, “nüfuz casusları” konusu “fos” çıkmıştı, beklenen bombaların hiçbiri patlamamıştı.. Anlaşılan, Bakan, daha önce hiç duymadığı bu terimi bir danışmanından ya da yakınından duymuş, klasik bir bilgiçlikle anında etrafındakilere duyurmuştu. Bu yorum, hiç şüphesiz Bakanla ilgili yapılabilecek en iyi niyetli yorum; çünkü, Bakanın Türkiye’deki binlerle ifade olunan “nüfuz casusu” ya da “etki ajanı” ya da “yönlendirici ajan” kapsamında örneğin fethullahçıları da deşifre edip yargıya sevketmesi gerekirdi. Elbette bu mümkün değildi: Emniyette ve mülki kadrolarda fethullahçılara karşı terfi ve taltiften başka -MGK zorlaması sonucu birkaç işlem hariç- somut, kayda değer hiçbir operasyon yapmayan, şeriatı hiçbir şekilde birinci tehlike olarak kabul etmeyen, sadece 28 Şubat Kararlarına katılıyor görünen “dinibütün” imajlı bir İçişleri Bakanı’nın bu cemaatle geçmişine yönelik kamuoyundaki şüpheleri gidermesi beklenemezdi . Nitekim de öyle oldu… Aynı şekilde, kendi partisi içindeki “Alman Ekolü”ne mensup olmakla tanınan politikacıları da deşifre etmesi gerekirdi ki, sıra ABD, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Libya ve diğer hasım ülkelerin “etki ajanları”na, “yönlendirici ajanları”na gelsin!..
Hedef ülkeler kapsamında emperyalist amaçlı ülkelerin istihbarat servislerince dış operasyonlarda -tepe tepe kullanılan- bu ajanların ya da halk deyimi ile yerli işbirlikçilerin nasıl kancalandıkları, nerelerde yetiştirildikleri ve nasıl yönlendirildikleri-ödüllendirildikleri-himaye edildikleri, Türk kamuoyunca henüz bilinmiyor. O kadar bilinmiyor ki, bilmeyenler kapsamına -TSK ve MİT hariç- devletin en üst yetkilileri de dahil. Örneğin, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla yayınlanan son casusluk genelgesi, bu vurdumduymaz, sorumluluktan uzak bilinmezliğin bir şahikası (1). Genelgede, devlet görevlilerinin, yabancı diplomatlarla temastan kaçınmaları isteniyor, sanki sorunun çözümüne katkısı olacakmış gibi…
İşte, etki ajanlığı ile ilgili bilinmeyen ya da az bilinen hususlara ait genel çerçevede ele alınmış, teknik ayrıntı boğuntusundan uzak, yalın bilgiler:
A) “ETKİ AJANLARI” YA DA “YÖNLENDİRİCİ AJANLAR”IN PROFİLİ
Öncelikle kullanılan ajanları üç ana grupta toplamak gerekir: “Profesyoneller”, “Satınalınabilir Aydınlar” ve de “Sempatizanlar” (amatör muhipler). Profesyoneller yurtiçinden ya da yurtdışında yaşayanlar arasından seçilir ve bilahare kendi ülkelerinde özel eğitime tabi tutulur. “Satınalınabilir Aydınlar” özellikle ulus-devlete geçiş aşamasının sancısını çeken toplumlarda, özellikle de Üçüncü Dünya Ülkelerinde en çok rastlanılan metadırlar, borsa değerleri vardır; özellikle medyada, bürokraside ve siyaset sahnesinde boy gösterirler. Örneğin, “yönlendirici ajan” statüsünde etkili bir gazeteciye ya da medya patronuna sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu ve siyasal iktidarı doğrudan etkileyecek bir silâha da kavuşmuş olursunuz. Keza, bir tarikat-cemaat şeyhini satın almışsanız, yüzbinlerce müridini de “yularından tutma” ve de gelecekte güdümünüzde bir halk hareketi başlatma gücüne sahip olursunuz. “Sempatizanlar” ise hedef ülkelere yoğun biçimde yönlendirilen kültürel emperyalizmin kesintisiz silahı olan kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından (sinema, müzik, moda, internet, televizyon vb.) olumsuz biçimde etkilenen tüketicilerdir. Parasal ya da siyasal güç için en güçlü bir devletin himayesi altına girmeye can atanların yanısıra, örneğin “green card” için ulusal onurundan ve gururundan gönüllü olarak vazgeçebilenler de bu gruba girerler. İşte bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneğin ABD’nin her yıl gerçekleştirdiği tüm dünyada 50.000 şanslıyı (!) belirleyen lotaryaları hatırlamak yeterlidir. Etki ajanları, her üç kategoride de özellikle kendi ülkesine ve toplumuna aidiyet duygusu zayıf, parasal ve siyasal güç için her türlü ilişkiye girme eğilimli, ulusal bilinci gelişmemiş, tercihan da etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen kabul edilen sünni şeriatçılarla, sünniler karşısında kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler, nasturiler, bahailer, yehova şahitleri, bahailer vd.) özürlü azınlık ırkçıları arasından seçilirler.
Türkiye’deki etki ajanlarının tarihçesi, gerçekte Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine kadar gitmektedir. Ekonomik, hukuksal ve siyasal kapitilasyonlarla Osmanlı Devleti’nin elini kolunu bağlayan; etnik ayrılıkçılıkları kışkırtan; insan haklarını tek taraflı bir istismar ve baskı aracı olarak kullanan büyük devletler, az sayıda da olsa kendi etnik ajanlarını yetiştirmeyi, böylece kontrol unsurunu daha köklü biçimde elde tutmayı ihmal etmemişlerdir. Örneğin, Âli Paşa’nın, Fuat Paşa’nın ya da Mahmut Nedim Paşa’nın hangi hasım devletlerin muhibbi olduklarını gözönüne aldığınızda, etki ajanlığının geçmişi hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Keza, I. ve II. Meşrutiyet’te Osmanlı Meclisi Mebusanı’ndaki ayrılıkçı etki ajanlarının sayısının nitelik ve nicelik yönünden büyüklüğünü gördüğünüzde, hasım ülkelerin katettiği mesafe hakkında bir yargıya varacak olgunluğa sahip olduğunuzu kestirirsiniz. Sonra, I. Dünya Savaşı döneminde Anadolu’da 1000’i aşkın yabancı kolej olduğunu; örneğin Merzifon’daki Amerikan Koleji’nin Pontuscu Rum Çetelerinin, Tarsus’daki Amerikan Koleji’nin de Taşnak ve Hınçak Çetelerinin karargâhı olarak kullanıldığını öğrendiğinizde, Sivas Kongresi’nde “ille de Amerikan mandası isteriz” diye tutturan şekilde ulusçu-özde etki ajanı aydınlarımıza hiç mi hiç şaşırmazsınız. Sonra Mustafa Kemal Paşa hatırınıza gelir, gözünüzde, kalbinizde, tüm hücrelerinizde O’nu hisseder, O’nu daha bir başka tanır ve O’nunla onur ve gururla, sımsıcacık bir yurtseverlik duygusuyla, Türklük bilincinizle bütünleştiğinizi hissedersiniz.
Türkiye’de en çok etki ajanına sahip olan ABD, tüm dünya ülkelerinde ve Türkiye’de geleceğin yönetici adayı olarak kendi yandaşlarını yetiştirmede, ilk aşamada pilot vakıf-enstitü-üniversitelerini kullanmaktadır. Ama önce, adeta kurumsallaşmış ve gelenekselleşmiş bu seçimi ABD dışındaki tüm ülkelerde ilk gerçekleştiren Fulbright Vakfıdır. IQ’su yüksek, ingilizce düşünüp yorum yapabilecek düzeyde dil bilgisine sahip gençler, tüm hedef ülkelerde aynı yöntemle belirlenip eğitime alınır; ancak kişiliği uygun görülenler profesyonel eğitime tabi tutulur. Kısa bir süre öncesine kadar etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde klasik kalıplara sahip olan bu ülke, çıkarları doğrultusunda sözkonusu kalıpların dışına çıkmış görünmektedir. Çıkarları açısından iktidar kadrolarının yanısıra muhalefet kadroları ve hatta mafya mensuplarıyla bile ilişkiler kuran; her türlü uyuşturucu, siyasal cinayet, ihtilâl ve de silah pazarlaması gibi kirli işlere bulaşan; yine çıkarları için devletlerarası hukuka aldırış etmeksizin hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayıp tecavüzde bulunan bu ülke, etki ajanlığında artık “saf-bâkir” niteliğe sahip genç adayların yanısıra, “kontrol edilebilir istikrarsızlık stratejisi” gereği, işine yarayabilecek muhalefetteki tüm zararlı unsurlarla da dirsek teması halindedir. Örneğin katı mı katı, yobaz mı yobaz Talibanlar, Vahhabiler, Nakşi Araplar ve onların kapıları terörün her türlüsüne açık örgütleri. Kısaca, şeriatçı, sözde ABD karşıtı tüm yapılanmalar. Kendisine yönelik tehdidi, kendi kontrolü altında hedef ülkelere yönlendirmek, ABD güvenlik stratejisinin temel ilkesidir. Türkiye’de ise daha düne kadar ABD’yi düşman olarak gösteren malûm siyasal yapılanmanın sözde yenilikçi kanadı, her fırsatta en basit sağlık kontrolü için bile nedense Houston’a giden politikacılar, ileri yaşında dil öğrenmek için dersaneye gitmek yerine ABD’ni tercih eden, sonra çocuklarına okul aramak için tekrar tekrar giden siyasiler, keza fethullahçılar ve daha niceleri: Aynı zamanda, Almanya istihbarat servislerine büyük sadakatla hizmet verirken ABD’ne de yamanmaya çalışan süleymancılar, MHP’nin üst yönetimine kanca girişimleri, Fethullahçılara, dolayısıyla arkasındaki ABD.’ne övgüler düzmekte yarış yapan sağcı-solcu devlet yöneticileri, marksist olduklarını önesüren, kapitalizme sözde karşı PKK ve diğer kürtçü terör örgütleri. Hepsi ABD’de ve ABD dışında, yalnızca ABD kontrolünde…
Türkiye için seçilmişlere (!) bakıldığında, çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para bulamayanlara kadar uzanan yelpazede, Türkiye’nin iç ve dış politikasını ABD’nin çıkarlarına endeksleyenlerin yanısıra, eski deyimle tüyü bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak kadar tamahkâr, şehit cenazelerini sömürecek ölçüde aşırı muhteris, amacına ulaşma konusunda “dün dündür” diyebilecek kadar fırsatçı, işini (!) bilen memurunu elüstünde tutacak kadar erdem ve ahlâk yoksunu, devletin örtülü-örtüsüz tüm kıt kaynaklarını savuracak kadar hovarda, “prens” ünvanını alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı niceleri adeta bir resmi geçit yaparlar, gözlerinizin önünde. Bunların hepsini tanırsınız: Kimileri Türkiye’yi soyup tekrar yetiştikleri yere kaçarlar -ve tabii asla iadeleri sözkonusu olmaz- kimileri de misyonlarını -sanki Türkiye’nin değişmez yazgısıymışçasına- büyük bir sadakatla yerine getirmeye devam ederler. Diğer taraftan, bugün, ABD’de sayıları süratle yarım milyona yaklaşmakta olan küçümsenemeyecek ölçüde bir Türk topluluğu oluşmuştur. Gerek ABD’de yaşayan bu vatandaşlarımızla, öğrenimlerini bu ülkede yapıp da Türkiye’de hizmet veren vatandaşlarımızı, bu az sayıdaki “seçilmiş maşa” ile karıştırmamak gerekir. Her toplumda olduğu gibi bu gerçekten “düşmüş-düşürülmüş” maşaların bizden de çıkmasını doğal kabul etmek makul olacaktır.
Etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde kullanılan yöntem, biraz farklılıkları ile AB ülkeleri için de sözkonusudur. Kendi ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce Türk işçi ailesinin temel gereksinimi olan resmi Türk ilkokullarının bile açılmasına izin vermeyen, buna karşılık Türkiye’de her derecede eğitim kurumuna sahip olan Avrupa ülkeleri içinde başı İngiltere ve Almanya çekmektedir. Ülkemizde ingilizce, almanca, fransızca, italyanca gibi dillerin yaygınlaşması hatta eğitim dili olması için her türlü çabayı sarfeden AB ülkeleri, etki ajanları sayesinde Türkiye’nin olası tepkisinin ya da misilleme politikası uygulamasının önüne geçmektedir. Örneğin, dünyaya yayılmış ingilizce eğitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3 saat Türkçe) 300’e yakın okulun sahibi olan fethullahçıların, İngiltere’de Lordlar Kamarası’nda düzenlenen özel törenlerle hemen her yıl İngiliz dili ve kültürüne hizmet yüksek ödülü almaları sıradan bir tesadüf değildir. İngiliz istihbarat servisleri MI5 (iç) ve MI6 (dış), Türkiye’deki etki ajanlarını, ingilizce eğitim almış ya da İngiltere’de yüksek öğrenim yapmış adaylar arasından seçmektedir. AB’ye rağmen ABD’nin müttefiki olarak ön plana çıkan bu ülke, etki ajanlarını salt yüksek öğrenim mezunlarının yanısıra, Türkiye’deki kürtçülerden, şeriatçılardan, DHKP-C, TİKKO militanlarından ve hatta uyuşturucu mafya babaları arasından da seçmektedir. Almanya ise, etki ajanlığında ağırlıklı olarak kendi ülkesinde yaşayan 2.400.000 Türk vatandaşı arasındaki yüksek öğrenim gençliğini hedef almaktadır. Humboldt Vakfı, Heinrich Böll Vakfı gibi aracı kuruluşlar, uygun aday öğrencilerin yanısıra, maddi çıkar ve sürekli destek karşılığı saptadıkları Türk akademisyenlerini ve yerel politikacıları da, Alman Anayasayı Koruma Teşkilâtı (BfV) ve Dış İstihbarat Örgütü’nün (BND) kapsamlı eğitim programlarına dahil etmektedirler. Bugün Almanya’da Türkiye’deki tüm şeriatçı yapılanmalar (milli görüşçüler, kaplancılar, yeniasyacılar, fethullahçılar, hizbullahçılar, nakşiler, ticaniler, süleymancılar, kadiriler, İBDA-C’ciler, hizbüttahrirciler, nizam-ı alemciler vd.), bağlantılı ülkücüler, etnik sorunlu ayrılıkçılar (kürtçüler, pontusçular, arnavutçular, gürcüler, boşnaklar, pomaklar, tahtacılar, çerkezler vd.) marksist terör örgütleri (DHKP-C, TİKKO vd.) mevcuttur. Tümü de BfV’nin kontrolündedir. Böylece Almanya, üst düzey etki ajanlarının yanısıra, himayesindeki -daha doğrusu sevk ve idaresindeki- bu tür Cumhuriyet karşıtı militan yapılanmalar sayesinde Türkiye’yi de karıştırma ve yönlendirme gücüne olmuştur. Yunanistan ise Suriye’den farklı olarak, Rum kökenli gençlerimizi özel eğitime tabi tutmak yerine, Türkiye’deki rejim karşıtı tüm idelojik unsurlara (DHKP-C, TİKKO, PKK vd.) kucak açmakta; istihbarat servisi KİP’in sevk ve idaresinde başta bomba eğitimi olmak üzere terörist eğitimi olanağı ve parasal destek sunmakta; sığınmacılara geçici iskân yeri (Lavrion Kampı vd.) ile ilâveten Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüm olanaklarını sağlamaktadır. Almanya kadar geniş kapsamlı olmamakla birlikte, Fransız DST ve DGSE, İsveç’in FOE ve SABO, Bulgaristan’ın DS, Romanya’nın DIE, Hollanda’nın BVD servisleri de, kendi çaplarında etki ajanı ve de ajan-provokatör yetiştirme çabası içindedirler.
Müslüman ülkelerin Türkiye’de etki ajanı temininde en uygun mekânları, tarikatlara ait tekkeler, şeriatçı siyasi kuruluşlar, dernekler, vakıflar ve de maalesef bazı bölgelerde camilerdir… Türkiye’de sayısal yönden en çok etki ajanına, ajan provokatöre ve de eli kanlı teröriste sahip olan İran, bu iş için istihbarat servisleri SAVAMA ve VEVAK’ı görevlendirmiştir. Bu servis elemanlarının saptadıkları aday öğrenciler, Kum Kentindeki medreselerde dinsel eğitimden geçirildikten sonra askeri ve siyasal eğitime tabi tutulmaktadır (2). Şah döneminde sadece Türkiye’den kaçak yollardan giden şiiler (caferiler) profesyonel eğitime alınırken, günümüzde mezhep farklılığı “İslami Devrim” kıstasından hareketle artık önemsenmemektedir. Suudi Arabistan ise, adayları belirledikten sonra Cidde ve Riyad’daki üniversiteleri ile Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi’nde eğitime almaktadır. Suudi Arabistan’ın, profesyonel eğitiminde tıpkı İran’ın caferi olma koşulundan vazgeçmesi gibi, vahhabi olma koşulundan, taktik gereği vazgeçtiği gözlemlenmektedir. Bu ülkenin etki ajanları ile ilişkisinin sürekliliği, hac organizasyonları ile doğrudan ilgilidir. Suriye Muhaberatı ise, Irak’daki Saddam karşıtlarını “Birleşik Cephe” kapsamında çok yönlü eğitirken, Türkiye’de -özellikle de Hatay’daki- arap kökenli aday gençlerin eğitimleri ile de yakından ilgilenmekte; rejim karşıtı her türlü ideolojik ve etnik yapılanmaların özellikle askeri eğitimine lojistik destek vermektedir.
Adayları kendi ülkesinde özellikle eğitme çabası olmayan ülkelerin başında ise Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ile İsrail gelmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin İstihbarat Örgütü olan GRI, yönlendirici ajan adaylarını, dış ülkelerdeki maocu yapılanmalardan belirlemekte; birey olarak ele almaktan daha çok, örgütsel disiplini ve kullanımı öngörmektedir (3). Rusya Federasyonu, eski Sovyet dönemindeki ideolojik sevk üstünlüğünü kaybetmişse de, kendi topraklarında “askeri eğitim” ve “diplomatik koruma” ya da “gözyumma” gibi lojistik destekler karşılığında PKK gibi belli terörist yapılanmalara hâlâ söz geçirebilmektedir. İsrail’in MOSSAD’ı ise, dünyadaki tüm musevilerin birer profesyonel servis ajanı olduğu inancından hareketle, ırkçı yobazlığını sürdürerek, profesyonel etki ajanı yetiştirmek yerine satınalınabilir aydınları kullanmayı yeğlemektedir. Örnekleri çoğaltmak elbette ki mümkündür.
B) TÜRKİYE’DEKİ ETKİ AJANI BORSASI: FETHULLAHÇILAR…
Mevcut şeriatçı yapılanmalar içinde eğitime, dolayısıyla insana en fazla yatırımı yapan; ABD’nin tüm dünyada tarikatlara öngördüğü modeli ülkemizde en iyi uygulayan fethullahçılar, laik Cumhuriyetimizin öncelikli en büyük tehdidi konumunda. Arkalarındaki dış desteğin ABD olduğunu bugün artık Türkiye’de de, dünyada da bilmeyen yok. Bilindiği gibi, bu illegal yapılanmanın liderinin müritleri tarafından verilmiş “hocaefendi” ünvanı da Devrim Yasalarına göre suç. Ancak, suç olmasına karşın ülkemizdeki kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm resmi sorumluluklara karşın, sözkonusu elebaşıları tanımlamakta kasden “hocaefendi”yi kullanmakta ısrar etmeleri, diğer illegal şeriatçı yapılanmalar için de özendirici faktör oluşturmuştur. Artık, süleymancılar, nakşiler, vilayet imamları için bile hocaefendi ünvanını alenen kullanmaya başlamışlardır. Dolayısıyla yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti aleyhine faaliyet gösteren hocaefendilerin yanısıra, hatta ahirete intikal ettikten sonra bile müritleri tarafından bu ünvana lâyık (!) bulunan hocaefendilerin sayısında da tuhaf bir artış gözlemlenmektedir.
Konumuza dönersek, işte bu hocaefendilerden biri, bir yılı aşkın bir süredir ABD’de “zorunlu ikâmette”. Nedeni, şayet dönerse, büyük bir olasılıkla, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine sızma girişimine azmettirmek ve bu amaçla gizli teşekkül oluşturmak suçlaması ile açılacak davalardan yargılanacak. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Yargıtay’a, kendi deyimleri ile adliyeden mülkiyeye, maariften emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde dağıtımı yapılan bir gazete ile “yeryüzü kanalı” iddiasındaki bir televizyona, yılda 1 katrilyon TL’nı aşan ciro yapan yüzlerce şirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında okula, onbinlerce ışıkevine, yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde ve dışında üniversitelere, -çoğu iyi derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış ticaret uzmanı- onbinlerce profesyonel personele, en az 25 milyar dolarlık bir mal varlığına sahip bulunan bu illegal yapılanmanın hocaefendisi, iç ve dış desteklerine, DGM’de sırf vatanına dönebilmesi için özel (!) surette TCK 313’e indirgenen davasına rağmen, Türkiye’ye dönemiyor. Oysa, dönse, belki de Başbakan dahil TBMM’nde grubu bulunan tüm partilerin liderleri “geçmiş olsun” ziyareti için sıraya girecek. Ama nerede? İmralı’da mı, işte o dönmediği-dönemediği için de hiç kimse ziyaretçi kabul edeceği resmi koğuş binası hakkında bir tahmin yapamıyor.
Sözkonusu hocaefendilerden biri olan malûm zât, kalabalık maiyeti ile -buna 24 saat yanından eksik olmadığı söylenen doktorları dahil- Pennsylvania Eyaletinde Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor. Çiftliğin bulunduğu bölgenin FBI koruması altında, refakat memurlarının (conducting officer) gözetiminde olduğu ve buralardaki çiftliklerde yaşayanlara birinci derecede özel öneme sahip koruma programının (countursurveillance faaliyeti) uygulandığı kaydediliyor. Örneğin, telefon rehberinde hocaefendinin ya da bir başka Türkün adı yok. Özel çiftlik arazisine girme yasağını belirten levhaları ve de refakat memurlarını geçmek mümkün değil. Gerçekte bu çiftliğin, cemaatin gazetesinin sorumlularının da aralarında bulunduğu, ABD yasalarına göre kurulan “Altın Nesil Vakfı” adına FBI tarafından fethullahçılara 1991’in başında tahsis edildiği ve aynı yılın ortalarında YÖK ya da MEB bursu ile bu ülkeye gönderilen fethullahçı yüksek lisans öğrencilerinin bir yaz kampı oluşturarak sözkonusu çiftlikte örgütlenme toplantıları gerçekleştirdikleri biliniyor. Üstelik, CIA yetkililerinin Eyalet Valisi ile temasları sonucu, cemaatin eyalet sınırları içinde bu yıl bir de okul açtığı gelen -teyidi alınmış- duyumlar arasında.
Fethullahçılar, bugüne kadar A.B.D. derin devleti (NSA, CIA, FBI, SDDS, NSC vd.) ile ilişkilerini inkâr edecek bir açıklama yapmaktan sürekli kaçındılar. Hatta bu tür şüpheleri, hem de hocaefendilerinin ağzından “dünya jandarmasının arkalarında olduğu” kanısını uyandıracak, kamuoyunda kendilerine daha bir olağanüstü güç hamlettirecek açıklamalarla artırmak için özel çaba sarfettiler (4).
Diyelim ki böyle bir durum yok, ileride takiyye yaparak bu girift ilişkiyi inkâr edebilirler. Şimdi, fethullahçı yapılanmasının istihbarat tekniğine dayalı kısa bir irdelemesi, sizleri olası bir inkârın tüm dayanaklarını ortadan kaldıracak verilere götürecektir. İsterseniz en basitinden başlayalım, daha teknik ayrıntı ve bilgileri DGM Savcısı ile Askeri Savcıya bırakalım:
Hocaefendilerin tümünü “masum” varsayalım: A.B.D.’nde ikâmetin yasayla belirlenmiş katı koşulları bulunmaktadır. Hiç kimse yasal olarak, resmi başvuru yapmaksızın ve de gerekçesini belgelemeksizin -defactor statüsü hariç- bu ülkede altı aydan uzun bir süre kalamaz. Kaldı ki bu hocaefendilerin en ünlüsü, Haziran 1999’da Show TV’de Reha Muhtar’a yaptığı bir saati aşan açıklamada, 14 gün sonra Türkiye’ye döneceğini taahhüt etmiştir. Tabii ki hem de kamuoyuna yapılan bu taahhüt sahibi tarafından bugüne kadar hâlâ yerine getirilmiş değildir. Hocaefendilerin tümünün yeşil karta sahip olmaları teknik açıdan olanaksız, çünkü yasal koşullar uymamaktadır. Bu ülkede yaşayanlar, sıradan insanlar için lotarya şansı (!) dışında yeşil kart almanın zorluğunu ve formalitelerini çok iyi bilmektedirler. Gerçekte, ABD’de derin devlet koruması altındaki hocaefendilerin, “kaç!” komutunu aldıkları andan itibaren CIA “İltica ve Taraf Değiştirme Departmanı”nın acil (exfiltration) planına dahil olarak kendilerine tanıdığı kolaylıklardan yararlandıkları bilinmektedir. Bu arada, Merve Kavakçı gibi ABD vatandaşlığına alınmışlarsa o başka. O zaman her şey apaçık ortada olacağı için bu irdelemenin ayrıca bir anlamı kalmaz. Bu arada, ABD Büyükelçiği ve Konsoloslukları, hocaefendilerini ziyaret amacıyla cemaatten usulüne uygun gönderilen tüm ziyaretçilerin vize problemini -10 yıllık vize vererek- çözümlemektedir. Cemaatten sızan bilgilere göre, cemaate dahil dışticaretle iştigal eden tüm şirketler, temsilcilik açarak bu ülkeye sermaye aktaracakları taahhüdünde bulunmuşlardır. Hocaefendinin haleflerinden biri olan Amerika Kıta İmamı ve aynı zamanda cemaatin ABD Başkanı İ. İsmail Büyükçelebi, -Başkanlık (imamet ve riyaset) merkezi New Jersey’de bulunmaktadır- ülke (yeni vatan) çapındaki sistematik örgütlenme çalışmalarına 11 Haziran 2000’de ABD’nin en kuzeybatısındaki Seattle’daki bölge toplantısı ile start vermiştir. Bugüne kadar daha ziyade saf insanlarımızdan para çarpmak için düzenledikleri himmet toplantıları, örgütlenme toplantıları ile çeşitlilik göstermiş bulunmaktadır. Aynı toplantıların Kanada’yı da kapsayacağı, cemaatin burada da sermaye aktarımı yoluyla göçmen vizesi kolaylığından faydalanarak koloniler oluşturacağı önesürülmektedir. Zaman gazetesinden Nuh Gönültaş’ın deyimi ile “Amerika’nın zorunlu keşfi” başlamıştır. Herhalde hocaefendileri, tarihe pekçok sapkınlıklarının yanısıra, müritlerinin ikinci Kristof Kolomb’u olarak da geçme niyetindedir…
Hocaefendilerin aldıkları ilkokul mezunu emekli maaşı ile bunca süre ABD’de nasıl -hem de Mayo Fethullahçı Kliniği dahil- tedavi görüp, 24 saat süreyle doktor gözetiminde nasıl kalabildiğini; çiftlikte rutin harcamaların yanısıra, kâhya, aşçı gibi personelin maaşlarını nasıl ödeyebildiğini; her hafta onlarca, bazen yüzlerce misafirin ağırlama masrafını nasıl karşılayabildiğini kerametle açıklayan müritlere inanmak ne derecede olanaklı?!. Keza, ilkokul mezunu olmanın verdiği yabancı dil düzeyi (!) ile İngilizcenin güncel terminolojisini de kullanarak “Fountain” dergisine yazdığı akademik (!) düzeydeki makalelerin kerameti -her ne kadar inanmasak da- nereden geliyor? Amazon şirketi, ingilizce yazılmış kitaplarını nasıl pazarlıyor? CIA ile organik dayanışma içindeki ABD üniversitelerinden hangilerinde hocaefendilerinin bilimsel (!) çalışmaları ile ilgili onlarca doktora çalışması yürütülüyor? Paul Henze, Graham Fuller, Lois Freeh, Carey Cavanaugh gibi ünlü istihbaratçı ve malûm kişilerle, hatta çiftlikte beraber kalıp, eyaletleri birlikte gezdikleri istihbarat memurları (handolder) ile hangi dil düzeyi ile iletişim kuruluyor? Hiç şüphesiz bunlar küçük ve önemsiz sorular.
Fethullahçı yapılanma, CIA’nın öngördüğü tarikat (sözde sivil toplum cemaati) modeline -Mormon, Moon, Scientology vd. gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil toplum örgütü (NGO) olarak yeniden yapılandırmak; küreselleşme sürecinde mevcut düzene karşı çatışma görünümü yaratmadan uysallaştırmak… Öncelikle müridin toplumsallaşması ile başlatılan süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluşan halkalar gibi müridi kuşatan çevreler yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler;
Sosyal çevre/yakın çevre olarak ailenin ve müridin içinde bulunduğu bir anlamda özel alan olan cemaat;
Cemaatın kendi ekonomik, eğitim, sağlık, teknolojik, politik ve kültürel sistemlerine dayalı kamusal alan (cemaatın kendi gereksinimlerini karşılarken, bu sistemler aracılığıyla cemaatin sürdürülebilirliğine, gelişmesine ve yayılmasına olanak sağlamaktadır);
Tüm bunları da içine alan, cemaatın inanç-düşünce sistemine göre oluşturulan yönetim sisteminden oluşmaktadır.
Yönetim sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen hiyerarşik sıralama önem taşımaktadır. ABD için hiyerarşinin sadece tepesini kontrol altında tutmak yeterlidir, çünkü cemaat disiplini nedeniyle tabanda sıkıntı yaşanmayacaktır. Oysa, ulus-devlet yapılanması içinde sömürüye dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla da hedef ülkeye yönelik her yatırımının maliyeti ve riski yüksek olacaktır. ABD’nin tarikatlara öngördüğü modelde, önemli olan hiyerarşinin tepesinde yer alan tek karar vericiyi ve veliahtlarını-varislerini sımsıkı kontrol altında tutabilmektir. Bu modelde, hocaefendinin yanısıra, kıta imamları ülke imamları ve de az sayıdaki danışman ABD’ne (CIA) muhataptır. Dolayısıyla istihbari gizlilik sadece bu üst kesim için sözkonusudur. Daha altta yer alan bölge imamları, il-esnaf-semt-ev imamları, ortaokul-lise ağabeyleri, serrehberler ve şakirtler, cemaatin özgün gizlilik kuralları çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Örneğin, ışıkevlerinin gizliliği, en az emniyetteki kadroların gizliliği kadar önem taşımaktadır. Yurtdışı faaliyet göstermeye tam yetkili muhatapların mutlaka kod adları (alias) bulunmaktadır. Örneğin, hocaefendilerinden birinin Türkçe kod adları arasında “Abdülfettah Şahin”, “***” (üç yıldız), “Molla”, “Dahhak” (arapça gülen anlamında) bulunmaktadır (CIA nezdinde geçerli ingilizce kod adları henüz deşifre olmamıştır).
Pennsylvania’daki çiftlik adresinin gizliliği, en tepedeki hocaefendinin Türkiye’deki eski ikâmetgahı konusu için de geçerlidir. Örneğin, resmi makamlara (mahkemelere) hâlâ ikâmet adresi olarak (Accommodation Adress) bir aracı adres verilmektedir. Adres incelendiğinde, İzmir’de faaliyet gösteren cemaate ait bir yayınevi çıkmaktadır. Tüm resmi yazışmalar, İzmir Kemeraltı’daki bu adres üzerinden yapılmaktadır. Hatta adıgeçen, ABD’de yaşadığı halde, bu ikâmet adresinde hala 150.000.000 TL (yüzellimilyon TL) maaşla redaktör olarak çalışıyor gösterilmektedir. Aynı kişinin İstanbul’daki resmi ikâmetgahı ise kayıtlarda yeralmazken, okul, dernek ve vakıf binalarında kendisine tahsis edilen özel katlarda kaldığı, faaliyetlerini buralardan sürdürdüğü ve her ziyaretçi grubundan sonra sık sık adres değiştirdiği bilinmektedir. Legal, devlet karşıtı olmayan, salt dinsel ya da siyasal faaliyetlerde bile bu olağanüstü gizliliğe gerek duyulmazken, fethullahçıların bu aşırı duyarlılığının özel nedenleri olsa gerektir. Bu örgütsel yapı ve gizliliğe verilen aşırı önem, fethullahçıların bir Ajan Şebekesi (Agent Net) olduğuna ilişkin kuşkuları kuvvetlendirmektedir.
Sayıştay ve Danıştay başta olmak üzere adli ve idari yargıya, Anayasa Mahkemesi’ne, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları dahil devletin stratejik önemi haiz tüm kurum ve kuruluşlarına ötedenberi sızma çabası içinde bulunan fethullahçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinse özel bir (infiltration) stratejisi izlemektedirler. Saptanan fethullahçı ajanların ordu ile ilişkisi Yüksek Askeri Şura kararları ile kesilse de, bu stratejinin mimarlarının ve yöneticilerinin yaptıkları bugüne kadar yanlarına kâr kalmaktaydı. Şimdi, gecikmeli de olsa, bu sızma girişimlerinin sorumluları da -başta hocaefendileri, bölge ve il imamları, askeri okul sınavları için özel ders veren dersane yönetici ve öğretmenleri olmak üzere- geriye dönük olarak hesap vereceklerdir (gelecek sayıda, fethullahçılara uygulanacak askeri ceza mevzuatının yanısıra, İmralı ve diğer askeri hapisanelerde –beyazsaray- konuklar için uygulanan günlük program verilecektir. Takip eden yazılarda da fethullahçı yapılanmanın tüm sorumluları; şûra üyeleri, kıta ve ülke imamları, bölge ve il imamları, medya ve eğitim sorumluları, temsilciler, emniyetçiler ve de üst düzey bürokratların isimleri çarşaf listeler halinde deşifre edilecektir -N.H.).
Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre, hocaefendileri, yakın zaman öncesine kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı; bir başka ifadeyle gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amacın örtülmesine yönelik olarak (second cover)- Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre daha devam etti. CIA bağlantısı, fethullahçıların ve de hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmeleri (defection in place) sonucuna yol açtı; ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk silahlı Kuvvetleri ve MİT farkedinceye kadar kamuoyu onları “barışın, hoşgörünün, uzlaşmanın” simgesi olarak tanımaya devam etti…
Fethullahçılar, bir yandan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmaya çalışırken, diğer taraftan malûm hasım ülke istihbaratçıları tarafından öngörülüp geliştirilen (active opposition) stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniş oluşumunu da hızlandırdılar. Pompalı tüfek satışlarındaki patlamanın, yaz kamplarında uzak doğu dövüş sanatlarının öğretilmesinin yanında, çok daha etkili olarak Polis Kolejlerine ve Polis Akademisine el attılar. Alternatif silahlı kuvvetler, böylece 1975’lerden itibaren giderek güç kazandı. Buralardan mezun olan fethullahçılar, tercihan polis okullarına, eğitim, istihbarat, personel, bilgi-işlem birimlerine dağılıp kadrolaştılar. Emniyet içindeki nakşi-fethullahçı çıkar kavgasına dayalı anlaşmazlık sonucunda, yakın tarihte ilk ve son kez olarak fethullahçılar aleyhine -eksik de olsa- bir rapor yayınlandı. Ancak bu raporu yayınlayanlar, yaklaşık on yıldır süregelen ama hiç kimseyi rahatsız etmediği anlaşılan “telekulak” skandalı gerekçe gösterilerek tasfiye edildiler. Cüretlerini iyice artıran fethullahçı emniyetçiler, son kaset olayından sonra ABD’ne sığınan hocaefendilerine resmi koruma sağlama çabası sergilediler. Hiç şüphesiz, hakkında DGM tarafından hazırlık soruşturması yürütülen hocaefendiyi devletten maaş alan emniyetçilerin tabiri caizse -kulağından tutup- Türkiye’ye getirmeleri gerekmekteydi. Ama öyle olmadı, devletin parasıyla -hem de tüm yasal harcamaları karşılanarak- bu ülkeye gönderilen bir başkomiserin moral anlamda “koruma” görevini üstlenmesi, etki ajanlarının gücünü gösteren bir çelişkiyi de ortaya koydu. Özellikle sözkonusu başkomiserin görevini uzatma belgesinin altında imzası olan Sadettin Tantan’ın hâlâ görevini sürdürüyor olması ve de diğer imza sahibinin (dönemin İçişleri Müsteşarı) şimdi Ankara Valiliği görevinde bulunması, sözkonusu çelişkinin boyutlarını gösteren çarpıcı örnek oldu. Bilindiği kadarı ile, gerek basında yeralan emniyetçi fethullahçılara ilişkin haberlere, gerek devletin diğer istihbarat kuruluşlarının arşivinde mevcut bilgi ve belgelere ve gerekse de MGK’nın yakın takibine rağmen, Emniyet Disiplin Yönetmeliği, bu şeriatçı organize suç örgütü üyelerine değil de, onlara karşı olan memurlara karşı işletildi. Örneğin, geçtiğimiz yılın sonunda, fethullahçı kadrolaşmaya karşı dikkat çeken Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün ünlü raporuna katkıda bulunan emniyetçilerin tamamı dahil, 38 kişiye çeşitli disiplin cezaları verilirken, aralarında hiç fethullahçının bulunmaması oldukça dikkat çekiciydi. Oysa, “telekulak” olayının gerçek faillerinin fethullahçılar olduğunu duymayan kalmamıştı. Hatta, Alaattin Çakıcı ile Eyüp Aşık arasındaki telefon görüşmesinin kasetlerinin, keza Korkmaz Yiğit ile ilgili kasetlerin hükûmeti sonlandıracak sonuçlar vermesi, fethullahçıların MİT ve Genel Kurmay İstihbaratı’na muadil ve alternatif bir sivil istihbarat örgütü kurma çabalarını hızlandırdığı kaydedilmişti. Bu örgütün, (audio surveillance) hizmeti, cemaati gizlemeye yönelik yanıltıcı bilgi (build up material) üretme hizmeti dahil, tüm teknik hizmetlerini fethullahçı emniyetçilerin yürüteceği, siyasilere ve de hedef kişilere yönelik tehdit-şantaj amaçlı özel bilgi bankası gibi çalışılacağı öğrenilmişti. Bu duyumların üzerine gidildi mi? Kim gidecekti? Başbakan mı, yoksa yardımcıları mı, yoksa İçişleri Bakanı mı? Yoksa, diyorsunuz, “mütareke İstanbulunun işbirlikçi Osmanlı devlet adamlarının ruhları Ankara’da mı dolaşmakta?!.”
Fethullahçıların ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici ajanı ya da kısaca nüfuz casusu olmadığını bugüne kadar iddia eden çıkmadı. Hatta kendi yayın organlarında bile bu yolda bir inkâr sözkonusu olmadı. Fethullahçılar, hocaefendileri ABD’nde (refugee) statüsünde kalıcı olmadığını iddia etseler de, CIA nezdinde tüm fethullahçılar, (walk-in) tabir edilen bir kategoride tutulmaktadırlar; yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetini talep ederek gelmişlerdir. Fethullahçılara göre, nasıl Humeyni zorunlu sürgün sonrası bir gün İran’a dönmüşse, hocaefendileri de öyle anlı-şanlı bir biçimde dönecek ve doğrudan Çankaya’ya oturacaktır. Bu beklentinin devamında, ABD ise, küreselleşme önünde en tehlikeli bir ulus-devleti ortadan kaldırmanın, yerine kendi ılımlı, uysal müslüman patriğini getirmenin nimetlerini görecektir. Ancak çift taraflı bu beklentiler, fethullahçı gerçeğini ifadeye yeterli olmamaktadır. Fethullahçılar, asla ve asla ABD’ye sığmayacak, CIA ile yetinmeyecek büyük ihtiraslara sahiptirler. “Kâinat İmamlığı”nı hiyerarşide en üst makam olarak kabul eden fethullahçılar, her konuda olduğu gibi ajanlık konusunda büyük düşünmekte ve büyüğe oynamaktadırlar. Bir yandan ABD ile ilişkiyi sürdüren fethullahçılar, diğer yandan Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi, Musevi Hahambaşısı derken, farklı ülkelerin istihbarat servisleri tarafından yönetilen-yönlendirilen çeşitli uluslararası kuruluşlarla da paslaşmaya başlamışlardır. Kimi zaman Lordlar Kamarası’nda İngiltere Kraliçesi adına Lord Rotherham’ın elinden “İngiltere’ye Üstün Hizmet Ödülü” alan fethullahçılar, kimi zaman İspanya’da “Leaders Club”, “Editorial Office” gibi kuruluşlardan ya da Orta Asya’da faaliyet gösteren “Booruker Vakfı” gibi NGO (!)’lardan ödül almaktadırlar. Örneğin, Özbekistan’da 21 okulun, Hong Kong’da ise 1 okulun kapatılmasından sonra, gerek Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve gerekse Özbekistan’ın üzerinde büyük nüfuz sahibi olan Almanya ile de temas kuran fethullahçılar, Alman dış istihbarat servisi olan BND’nin tavassutuyla, ilk adımda Afganistan’daki okul sayısını 6’ya yükseltmişlerdir. BND bağlantısı dolayısıyla Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan “Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilâtı”nın desteğini de otomatikman alan fethullahçılar, yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı bu ülkede, himmet parası toplama ve yandaş-mürit kazanma amacına yönelik olarak Köln, Hanover, Münih, Ausburg, Stuttgart gibi Türklerin yoğun olara yaşadıkları tüm şehirlerde “Y. Burg A.Ş.” gibi şirketlerin yanısıra, “Dost Yolu Derneği”, “Türk Alman Akademisyenler Birliği”, “İslâm Din Birliği” gibi çok sayıda aktif çalışan örgüte sahip olmuşlardır. Anlaşılacağı üzere, fethullahçılar sadece CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan değil, (double-agent) olarak da piyasalarını yükseltmişlerdir. İngiltere’de de okul açan ve Londra’da büyük bir merkez binası satın alan fethullahçılar, İngiltere’nin dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren MI5 ve dış istihbarat servisi MI6’nın Uzak Doğuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (CIFE) ve Orta Doğuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (MEIC) ile okullar konusunda müşterek çalışma yürütmektedirler. Daha çok yakın zamana kadar Nakşibendiler ve İsmailiye mezhebi mensupları üzerinde tartışmasız kontrol gücüne sahip olan İngiltere, fethullahçıları desteklemekle Türk müslümanları konusunda da söz sahibi olma niyet ve iradesini ortaya koymuştur. Örneğin Lord Rotherham, Londra’daki sözkonusu ödül töreninde, fethullahçıların toplam okul sayısını kendi okulları gibi kabul ile övünerek “50’den fazla ülkede 500’den fazla müessese” olarak açıklamıştır. Keza, fethullahçıların Balkanlarda Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova gibi ülkelerdeki okullarının sayısını artırma çabalarının yanısıra, Yunanistan’da da okul açma pazarlıkları bilinmektedir. Fethullahçıların şirket-okul açma, örgütlenme çabası içinde oldukları diğer ülkeler ise aynen şöyledir: Fransa, Belçika, İsveç, Norveç, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İspanya, Kanada, Çin ve Japonya. Tüm bu ülkelerdeki okulların açılmasında Türkiye’nin sözkonusu ülkelerle imzaladığı ikili kültürel antlaşmalar kesinlikle devredışıdır. Dolayısıyla fethullahçıların yurtdışındaki okullarında Milli Eğitim Bakanlığı’nın herhangi bir denetimi de sözkonusu değildir. Diyelim ki olsa bile bu denetimi yapacak birimin başında hâlâ militan bir fethullahçının bulunması, devletin ve sistemin aczi adına oldukça manidardır. Dolayısıyla tüm bu okulların açılma izni ve denetimi, ilgili devletlerin istihbarat servislerine aittir. Dolayısıyla, fethullahçıların ikili ajan rolü oynadıklarına inanmak da doğru olmaz, onlar multi-ajan statüsü ve işlevi dahilinde hareket etmektedirler. Fethullahçılar, Türkiye’nin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır. İyi derecede yabancı dil bilen, hocaefendilerine “dog” sadakati ile bağlı, okul ve şirket açma izni karşılığında her şeye, kendi devletine, ulusuna, gerektiğinde kendi söylemlerine bile ihanet edebilen -örneğin, Doğu Türkistan Türklerini, Kosova Türklerini, Kerkük Türklerini yok sayacak kadar sağırlaşabilen- fethullahçılar, artık ulusal bir cemaat değildirler. Olsa olsa uluslararası bir ajan borsası: Okul-şirket açma izni ver, istediğin kadar ajanı tepe tepe kullan!..
C) ETKİ AJANLARI İLE MÜCADELEDE ALMANYA VE ABD ÖRNEKLERİ
Türkiye dahilinde kontr-espiyonaj faaliyetlerini yürütmek MİT’nın asli görevidir. Askeri alanlarda da hiç şüphesiz TSK istihbarat kuruluşları faaliyet gösterme yetkisine sahiptir? Ya etki ajanları ya da nüfuz casusları için?!. Türkiye’de maalesef böyle bir misyonu olan resmi kurum yok!.. Olmadığı için de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendini savunma mekanizması felç olmuş durumda!.. İşte, hedef ülkelerde etki ajanlarını en yoğun biçimde kullanan ve kendi ülkesinde ise hasım ülkelerin etki ajanlarına hayat hakkı tanımayan iki örnek: Almanya ve ABD.
Almanya Örneği:
Almanya’da kontr-espiyonaj, etki ajanlığı ve benzeri faaliyetlerle mücadeleyi üstlenen Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı BfV (Bundesamt für Verfassungsschutz)’ın yanısıra, ulusal polis örgütü ve de dış istihbarat servisi BND (Bundesnachrichtendienst) arasında koordinasyonu sağlamakla yükümlü ve de geniş yetkiye sahip -Ernest Uhrlau’nun yönetiminde- ayrı bir birim daha bulunmaktadır. Almanya’daki Türklere yönelik olarak bu istihbarat servislerinin koordineli biçimde yürüttükleri faaliyet sonrasında, Türkiye’deki siyasal-dinsel ve de etnik bölünmüşlüğün küçük bir modeli oluşturulmuştur. Almanya’da faaliyet gösteren her türlü şeriatçı-mezhepçi, nizâm-ı âlem ülkücüsü, ikinci cumhuriyetçi, bölücü, marksist terör örgütleri, yine Türk kimliğine, Türk Devletine, Cumhuriyete, laik hukuk sistemine, kısaca Türkiye’ye karşıdırlar. Yalnız bir farkla, kuklalaştırılmış sözkonusu örgütlerin tamamı, Alman istihbarat servislerince sımsıkı kontrol altında -Türkiye’ye karşı- sevk ve idare edilmektedirler. Alman istihbarat servislerinin kontr-espiyonaj ve etki ajanlığı faaliyetlerine karşı kendi ülkesindeki duyarlılığı, kabuledilebilir sınırlar dışında, adeta paranoya derecesindedir. Örneğin, kendi vatandaşlarının sorunları ile ilgilenmek gibi asli görevlerini yerine getiren diplomatlarımızdan yedisi, bu yılın başında, iki grup halinde (önce üç, sonra dört) olmak üzere- casusluk suçlamasıyla sınırdışı edilmek istenmiştir. Türkiye, bu iş için bizzat Ankara’ya gelen Almanya İstihbarat Servisleri Koordinatörü Ernest Uhrlau’nun baskılarına -koşullu da olsa- sonuçta boyun eğmiş; diplomatlarımız geri çekilmiştir. Resmi gerekçe her ne kadar, sözkonusu diplomatlarımızın, 350 Türk vatandaşının ölümünden doğrudan sorumlu olan PKK’nın sözde komutanı Cemal kod adlı Murat Karayılan’ı izleyerek casusluk (!) faaliyetinde bulunmaları ise de, gerçek gerekçenin bir misillemeden ibaret olduğu yadsınamayacak ölçüde açıktır: Önceki MİT Müsteşarı döneminde, MİT’i kontrol altında tutma ve yönlendirme çabalarındaki başarıları bilinen BND, halihazırdaki MİT Müsteşarı döneminde -ki bu dönemde Almanya’nın desteğindeki PKK’nın üst düzey yöneticilerine yönelik iki başarılı sınırdışı operasyonu: “Yarasa Operasyonu” (Şemdin Sakık ve Arif Sakık), “Safari Operasyonu” (Abdullah Öcalan) gerçekleştirilmiştir- kendilerine yönelik tüm bilgi akışının kesilmesinden dolayı paniklerken, üstüne üstlük PKK’nın bir başka katili olan Cevat Soysal’ın 21 Temmuz 1999’da Moldova’da MİT görevlilerince derdest edilerek Türkiye’ye getirilmesi ile tüm dünya istihbarat servislerinin önünde resmen aşağılanmıştır. Zira, Soysal’ın yakalanmasının açıklaması, Almanya’nın Dışişleri Bakanı Joschka Fisher’in Türkiye ziyareti sırasında -özellikle- yapılmıştır. Ve Alman Bakana, cani Soysal’ın üzerinden çıkan Mönchengladbach (Eyalet Ofisi-LfV) mahreçli 0790937 No.lu seyahat belgesi gösterilerek açıklama istenmiştir. Ve MİT Müsteşarı, bu gelişmelere tavır olarak Almanya’ya yapacağı planlı gezisini iptal etmiştir. İlk kez Türkiye’ye yönelik düşmanca faaliyetlerden dolayı hem de resmi bir belgenin hesabının sorulması ve de tavır konulması, işte sözkonusu misillemenin kaynağını oluşturmuştur. Bu konularda Almanya’nın tek yanlı kuraltanımazlığı, diplomatik nezaketsizliği, hatta saldırganlığı yeni bir olgu değildir, tıpkı son olmayacağı gibi. Hâlâ hatırlardadır, 1989’da Stuttgart Başkonsolosluğumuzda görev yapan iki, Berlin Konsolosluğumuzda görev yapan iki, Bonn’da, Nürnberg’de, Hamburg’da ve Köln’de görev yapan birer diplomatımız olmak üzere, toplan sekiz diplomatımızın “casus” suçlaması ile Türkiye’ye dönmeleri sağlanmıştı. Keza, 1994’de Bonn’daki Büyükelçiliğimizde iki, Berlin’de ise bir diplomatımız, yine “casusluk” suçlaması ile geri gönderilmişti.
Gelelim Türkiye’deki “Almanya”ya. Türkiye’nin Almanya’nın ulusal bütünlüğü aleyhine hiçbir amacı ya da girişimi yok. Almanların irredandist-şoven ırkçılığı ise, sadece insan hakları ve de işçilerimizin can güvenliği ile sınırlı olarak takip ediliyor, hepsi o kadar. Türkiye’nin 2.400.000 vatandaşının mevcudiyetine karşın, Almanya’da geçerli bir etki ajanı programı bile bulunmuyor. Her ne kadar tek yanlı çalışan Gümrük Birliği Anlaşması dolayısıyla aksi mümkün olmasa da, Alman şirketlerine yönelik ihale ya da ithal kısıtlaması sözkonusu değil. Kısaca hiçbir olumsuz önyargımız olmadığı gibi, olumsuz yaptırım politikamız da yok. Türkiye’nin Almanya’daki vatandaşlarının ulusal kimliklerinin korunması, huzur ve can güvenliklerinin sağlanması yolunda izlemede bulunması sadece bir hak değil, uluslararası mevzuata göre de kabul edilmiş bir yükümlülük. Tıpkı, Almanya’nın Türkiye’de yaşayan 100.000 civarındaki etnik Alman vatandaşını izleme, koruma, hak ve hukukunu savunma yükümlülüğü gibi. Türkiye Almanya’nın bu yükümlülüğüne saygı duyuyor. Almanya ise asla. Almanya, Rusya Federasyonu, ABD, Çin, İran gibi stratejik önemi olan ülkeler gibi Türkiye’de de görev yapan tüm diplomatlarını (Büyükelçi, Müsteşar, Başkonsolos ve tüm Konsoloslar, her derecedeki Sekreterler, Basın-Eğitim-Kültür Ataşeleri) BND kadrosundan atamaktadır. Askeri ataşelerinin bile ANBw (Amt für Fernmeldwesen Bundeswehr) mensubu olduğu tüm ilgililerce bilinmektedir. Örneğin, bu ülkenin Ankara Büyükelçiliği’ne bu yılın başında atanan Dr. Rudolf Schmidt’in ilk işi, KDP’nin İrtibat Bürosu’nda (sözde Kürdistan Büyükelçiliği) verilen izinsiz nevruz resepsiyonuna katılmak olmuştur. Arkasından, Alman Dışişleri Müsteşarının “artık kürtler için federasyonun tartışmaya açılması” talebi gelmiştir. Büyükelçi, 27.6.2000’de, Diyarbakır’da 39.5 milyon DM’a malolacak atıksu arıtma tesisinin temel atma törenine, “kürdistan” mizanseni içinde katılarak şov yapmıştır. Bir başka deyişle, bölge halkına ülkesi adına doğrudan destek mesajı vermiştir. Akabinde, Alman Kalkınma Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Peter Trevner başkanlığındaki heyetin sözde yatırım amaçlı gezisi -hem de iki ay içinde iki kez- sözkonusu olurken, bunu diğer Alman heyetleri izlemiştir. Nedense ziyaretler, Mondros Mütarekesi ile Sevr Antlaşması’nda yeralan “vilayat-ı sitte”ye yapılmaktadır, yoksa ekonomik açıdan çok daha geri olan Kastamonu’ya, Bolu’ya, Yozgat’a değil. Türkiye’deki şeriatçı yapılanmalarla doğrudan ilişki içinde bulunan BND ajanları, bir başka koldan “misyonerlik” kisvesi altında da faaliyet sürdürmektedirler. Alman Sefaretinin diplomatik dokunulmazlığı ile gerçekten dokunulamayan BND misyonerleri, binlerce Türk vatandaşını İslâmiyetten koparmayı başarmışlardır. Örneğin, sözde depremin yaralarını sarma gibi son derecede insancıl amaçlarla izin alarak Adapazarı’na gelip de burada psikolojik sorunlarını devam eden depremzedelere din değiştirme telkinatı yapan BND bağlantılı üç örgüt: “Alman Protestan Kilisesi”, “Federal Alman Kilisesi” ve “Türkiye-Alman Kiliseleri Birliği”, yıkıcı faaliyetlerini el’an sürdürmektedirler. Türkiye, bugüne kadar hiçbir Alman diplomatını ve de görevlisini sınırdışı etme irade ve kararlılığını gösterememiştir. Bu, nasıl bir sorumsuzluk ve onursuzluktur?
Kaydedilen o ki, BND’nin kontrolünde Türkiye’de etki ajanı bulan-yetiştiren, sevk ve idare eden “Humboldt Vakfı”, “Konrad Adenauer Vakfı”, “Heinrich Böll Vakfı” gibi vakıfların yanısıra, gazeteci, araştırmacı, arkeolog, sosyolog, işadamı, çevreci vb. kimliğinde -yüzlerce değil- binlerce BND ajanı Türkiye’de, Türkiye aleyhine faaliyet yürütmektedir. Ama Türkiye, misilleme politikası uygulamamaktadır; daha doğru deyişle, -karar mekanizmalarına yuvalanan Alman etki ajanlarının engellemesiyle- uygulayamamaktadır. Hatta o kadar ki, İçişleri Bakanlığı’nın 24.3.2000 tarihinde yürürlüğe koyduğu, Türkiye’ye girilmesine izin verilmeyecek 56 kişilik sakıncalılar listesinde, Yeni Zellanda’dan Romanya’ya kadar pekçok ülkeden isim bulunurken bir tek Alman’ın ismine rastlanılmamaktadır (5). Bunun adı, vatanseverlik ya da devlet adamlılığı değildir. Bağımsızlığın, bağımsız dışpolitikanın olmazsa olmaz türünden en önemli ilkesinin biri ulusal güç kaynaklarını harekete geçirmekse, en az onun kadar önemli olan bir diğeri misilleme yapmaktır. Hem ulusal güç kaynaklarını harekete geçiremeyeceksiniz ve hem de misilleme politikalarını üretip yürürlüğe koyamayacaksınız. Bunun adı, olsa olsa manda zihniyetli maşalıktır, etki ajanlığıdır ya da gafil olmaktır.
ABD Örneği:
Dünya ülkelerinin tümünde, en çok etki ajanına sahip olan ülke ABD’dir. Bu ülke, dünyada en çok devletlerarası hukuk ihlâli yapan; hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan; insan hakları konusundaki olumsuz siciline karşın diğer ülkeleri bu konuda eleştirmeyi dünya jandarmalığının gereği kabul eden; dünyayı sömürmeyi Tanrı’nın kendilerine verdiği bir hak olarak gören, politik ve ekonomik megolomaniye sahip bir ülkedir. Örneğin, ABD’deki klu-klux-klan örgütü gibi ırkçı örgütlerin kanlı eylemleri; zencilere ve kızılderililere ve de hispanik kökenlilere uygulanan ayrımcı muameleler; Vietnamda 5000 masum köylüyü katleden cani teğmene (My Lai Katliamı) verilmeyen idam cezasının, özellikle hispaniklere ve zencilere -son örnek Mumia Abu Jamal- verilmesi; kızılderililere yapılan insanlık suçunun -tarih boyunca soykırıma maruz bırakılan bu halkın bugün tamamı tecrit kamplarında (rezervation camp) tutulmakta olup, nüfusunun % 56’sı işsiz, % 44’ü ise alkoliktir. Ortalama yaşam, kampların olumsuz koşulları nedeniyle, beyazların yaşam süresinden 20 yıl daha kısadır- hala devam ettirilmekte olması; derin devlet olgusundan kaynaklanan siyasal suikastlar ve yasadışı operasyonlar; kadınlara uygulanan ayrımcı ücret-terfi politikaları ve daha nice örnekler… ABD’nin etki ajanlarının çabaları sayesinde, bu eksiklikler, ihlâller -bir iki istisna dışında- tüm dünyada tartışılmaz, irdelenmez, hatta gündeme bile getirilmez.
Tüm dünyada profesyonel ilişkinin sürdürüldüğü yüzbini aşkın ABD etki ajanından sözedilmektedir. Sadece Kuzey Irak’da, güvenlik gerekçesiyle Türkiye üzerinden götürülen ajan sayısının 5.000’in üzerinde olduğu dikkate alınacak olursa, tüm ülkelere ait bu tahmini rakamın abartılı olmadığı anlaşılacaktır. Aynı ABD, kendi ülkesinde yabancılara çalıştığı kuşkusu hissedilen etki ajanlarına ise kesinlikle hayat hakkı tanımamaktadır. Bu tür şüphelilerle mücadele görevi, FBI (Federal Bureau of Investigation), DIA (Defense Intelligence Agency), NSA (National Security Agency)’dir. Ayrıca ABD vatandaşı olmayan şüpheliler için SDDS (State Departmen Diplomatic Security) de devreye girmektedir. Bırakınız ABD’nde yabancı bir devletin etki ajanı olmayı, en belgesel bir eleştiri getirmeniz halinde bile size yönelik derin devlet yaptırımlarının arkası gelmeyecektir. Örneğin, bir ABD vatandaşı olan Dr. Michael Parenti, ABD sistemini yargıladığı “Kirli Gerçekler” gibi kitapları nedeniyle takibata maruz kalmış; özel ya da devlet üniversitelerinde ders vermesi yasaklanmıştır. Bu ülkede, ancak CIA ile bağlantılı olmak koşuluyla Dr. Chomsky gibi seçilmiş sözde muhaliflere rejimi muvazaalı biçimde eleştirme (!) hakkı tanınmaktadır. Son olarak, Arlington’da faaliyet gösteren “Turkish Cultural and Political Center”ın yayın organı olan elektronik dergide, bu merkezin yöneticisi Sayın Atilla Ongun tarafından yazılan küçük ama çok önemli bir haber-yorum yazısı dolayısıyla, hakkında DIA tarafından soruşturma açıldığı duyumu gelmiştir. Asıl acı olanı, ihbarın üç Türk vatandaşı tarafından aidiyet duydukları ABD’nin çıkarlarına duyarlılık gösterilerek ve yazılı olarak yapılmış olmasıdır. Hiç şüphesiz, bu üç Türk vatandaşının, gerçekte ABD etki ajanı oldukları muhakkaktır. Sayın Ongun, Türkiye’nin çıkarlarına sahip çıkıp haklı uyarı yaparken, yaşamını sürdürdüğü ABD’ne de herhangi bir saygısızlıkta bulunmamıştır (6). İsimleri ancak ilgili makamlara verilecek olan bu üç işbirlikçi etki ajanının biri, son derece ünlü bir gazetecidir. Önce rusçu, sonra FKÖ militanı, sonra maocu, sonra humeynici, sonra koyu özalcı ve şimdi de ikinci cumhuriyetçi-amerikancı olarak tanınan ve büyük bir gazetemizde köşe yazarlığı da yapan bu gazetecimizin yanısıra, bir diğer muhbir, büyük bir işadamları derneğinin Washington Temsilcisi, sonuncusu ise Washington Büyükelçiliğimizde sözleşmeli olarak dışarıdan görev yapan bir kadın personeldir.
Kuruluşu olan 1947’den itibaren Türkiye’deki casus ve etki ajanlarını sevk ve idare eden CIA (Central Intelligence Agency)’in Ankara’daki istasyon şefliği, günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı en büyük suçları işlerken, bugüne kadar hiç mi hiç takibata uğramamıştır. Hatta o kadar ki, CIA hesabına casusluk yaparken suçüstü yakalanan MİT üst düzey sorumlularından Muzaffer Savaşman yargılanıp mahkûm edilirken, onu çalıştıran, yönlendiren Amerikalı diplomat casus, görevini hiçbir şey olmamış gibi sürdürmeye devam etmiştir. Bir başka ifadeyle, sınırdışı edilen ya da ülkesine geri çağrılma talebinde bulunulan bir CIA görevlisi Türkiye tarihinde henüz sözkonusu olmamıştır. Diğer taraftan, Türkiye’deki etki ajanlarının özellikle radikal kürtçü kesimi, en itibarlı, rahat ve kazançlı-verimli dönem olarak sanırız son bir yıllık James Jeffrey dönemini hatırlayacaklardır. Resmiyette Büyükelçilik Siyasi Müsteşarı olarak görev yapan CIA İstasyon Şefi Jeffry, özellikle HADEP ve Refah benzeri şeriatçı yapılanmalarla, kendisinden önce bu görevde bulunan Francis Ricciardone’den daha pervasız ilişkilere girmiştir. Kendisi gibi diplomatik teammüllere saygı göstermeyen, Türkiye’nin etnik ve dinsel açıklarını alenen istismar eden Büyükelçi Mark Parris ile uyum (!) içinde çalışan James Jeffry, nihayet ülkemizden ayrılmaktadır. Yeni Büyükelçi Robert Pearson’ın en önemli yardımcısı hiç şüphe yok ki yeni İstasyon Şefi Stuart E. Jones olacaktır. Kaldı ki, Jones’un sadece bu görevi yenidir. Kendisi, uzunca bir süredir Adana Konsolosu olarak görev yapmaktadır, dolayısıyla Güneydoğu ve Kuzey Irak konusunda hayli deneyimli bir istihbaratçıdır, pardon diplomattır.
Türk Devleti ve halkı, bugün içindeki ABD güdümlü etki ajanlarını rahatlıkla tanıyacak-ayırdedecek bilgiye deneyime ve belleğe sahiptir. Siyasileri, gazetecileri, akademisyenleri, diplomatları, bürokratları, işadamları, kimi meslek kuruluşlarının yöneticileri ile aramızdaki ABD etki ajanlarını az buçuk tanıyoruz. Onları, ABD Büyükelçiliğindeki resepsiyonlarda, konferanslarda, özel davetlerde; ABD ile Türk adının birlikte anıldığı dernek ve konseylerde; ABD tezinin desteklendiği tüm platformlarda, kürtçüler, şeriatçılar, ikinci cumhuriyetçiler arasında görebilirsiniz. Aynı kıstaslar, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Fransa, Çin gibi ülkelerin istihbarat servislerince sevk ve idare edilen içimizdeki diğer etki ajanları için de geçerlidir.
D) ETKİ AJANLARI SORUNUNA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Sorun, Türkiye’nin bağımsızlığı ve geleceği ile doğrudan ilgilidir. Önce, devletin yapısal değişikliklere gereksinimi bulunmaktadır. Devlet, ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini korumak için önce savunma mekanizmasındaki gedikleri kapatması gerekmektedir. Etki ajanlarının, klasik casuslarda olduğu gibi polisiye önlemlerle bertaraf edilmeleri günümüzde kesinlikle sözkonusu değildir. İşbirlikçilere TCK’da karşılığı olmayan bir suçtan dolayı nasıl takibat açılamazsa, sırf ABD ya da Almanya ya da herhangi bir ülkenin çıkarlarını savunduğu, söylemlerini dile getirdiği, politikasını desteklediği, kısaca maksatlı da olsa salt görüş bildirdiği için gözaltına bile almak mümkün değildir. Demokrasi ve insan haklarında giderek yükselen uluslararası normlar dikkate alındığında, etki ajanlarına karşı alınacak önlemler, uluslararası düzeyde tepkiyi de beraberinde getirecektir. Önemli olan bu tür tepkileri karşılayacak sağlam bilgi-belge ve gerekçelere sahip olmaktır. Bir de, olası tepkilere karşı misilleme politikaları üretmek ve en uygun zamanlama ile bunları uygulamak önemlidir. Etki ajanlarının temizlenmesi demek, Türkiye’nin gerçek Cumhuriyet aydınları tarafından yeniden yönetilmeye başlaması demektir. İşte sorunun çözümüne yani etki ajanlarının radikal biçimde etkisizleştirilmesine somut katkı sağlayacak önerilerden birkaçı:
Türkiye, güçlü ve köklü bir demokrasiye sahip olmak istiyorsa, önce ve öncelikle, en az ABD’nde, İngiltere’de, Almanya’da olduğu kadar güçlü bir hukuksal yapıya sahip olmalıdır. Bunun için, etki ajanlarının her fırsatta örnek gösterdikleri bu hedef ülkelerin, özellikle kamu düzeninin korunmasına ilişkin mevzuatlarının Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi süratle çevrilmesi, Türkiye’ye adaptasyonu sağlandıktan sonra da süratle TBMM’den geçirilmesi gerekmektedir. Öylesine gerekmektedir ki, TCK 312. Madde dahil olmak üzere Türk yasalarını antidemokratik bulan hasım ülkeler, çok daha sert olan kendi mevzuatlarının yürürlüğe girmesi durumunda olayları istismar edemesinler. Örneğin, Almanya’nın siyasal partilere ve illegal örgütlere yönelik mevzuatı, İngiltere’nin terör ve basın özgürlüğü ile ilgili mevzuatı, Fransa’nın azınlıklara yönelik mevzuatları gibi.
Türkiye, güçlü ve köklü bir demokrasiye sahip olmak istiyorsa, önce ve öncelikle, en az ABD, İngiltere ve Almanya’daki kadar güçlü bir devlet yapılanmasına sahip olmalıdır. Türkiye’nin güvenlik ve devlet politikasının sürekliliği açısından en büyük eksikliği, Emniyet Genel Müdürlüğü ile MİT arasında, Anayasal düzeni, kamu güvenliğini iç ve dış tehdit odaklarına karşı hukuk devleti sınırları içinde koruyup kollayacak bir devlet kuruluşunun bulunmayışıdır. ABD’nde FBI, İngiltere’de MI5 (CIS, CID dahil), Almanya’da ise Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilâtı BfV, güçlü devlet olgusunun temel dinamiğini oluştururken, Türkiye’de bu konuda yaşanmakta olan zaaf ortadadır. Türk Devletindeki bu zaafı giderecek bir Türk Anayasayı Koruma Kurumu gibi isim alabilecek bir yapılanmaya şiddetle gereksinim duyulmaktadır. Şeriatçı, bölücü örgütler başta olmak üzere, organize suç örgütleri, kamu düzenini etkileyecek düzeydeki toplu kaçakçılık (vergi, narkotik, silâh, kara para aklama, siyasal rüşvet, büyük ihalelere fesat karıştırılması, haksız teşvik vb.) ile etkin mücadele; etki ajanlarının etkisizleştirilmesi (deşifre ile teşhir); dış ülke istihbarat servislerinin Türk vatandaşlarını kullanarak yürüttükleri sosyal-ekonomik-toplumsal ve de dinsel istihbarat faaliyetlerin izlenmesi ve önlenmesi; Türkiye’de ve hedef ülkelerdeki insan hakları ihlâllerinin takibi ve değerlendirilmesi; ulusal “think-thank” işlevi nedeniyle Türkiye’nin içte ve dışta izleyeceği ulusal politikaları ve misilleme stratejilerini belirleme; MGK’nın tüm kararlarını izleme ile sonuçlandırma; devletin stratejik önem taşıyan kurum ve kuruluşlarının -Sayıştay dışındaki- tüm denetleme ve doğal afetlerde kriz koordinasyon işlevini üstlenme; TRT dahil medyaya doğru bilgi akışı sağlama ve “chicken feed” türü yanlış yönlendirme amaçlı haber malzemelerinin ayıklanmasına yardımcı olma; yargıya bilgi ve belge hizmeti sunma; stratejik öneme haiz görevlere atanacakları belirleme ve izleme gibi görevleri üstlenecek böylesine bir kurumun örgüt şemasının, AB standartlarına uygun olarak Almanya’nın Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı’ndan aynen kopya edilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Böyle bir kurumun mutlaka Cumhurbaşkanlığı kampüsü içinde yer alması; yöneticilik ve danışmanlık görevlerine ise devlete ve laik hukuk devletine bağlılığı kamuoyunca da bilinen, bir başka ifadeyle bugüne kadar etki ajanlarının hedef gösterip saldırdıkları isimlerden, örneğin Vural Savaş, Kemal Yavuz, Yekta Güngör Özden, Coşkun Kırca, Osman Olcay, Mümtaz Soysal, Fatih Altaylı, Emin Çölaşan, İsmet Solak gibi ödünsüz cumhuriyet aydınlarının getirilmesi; personel atamalarının özel bir yasayla -politikacıların etki alanı dışında- gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Böylece, parlamento ya da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları ne olursa olsun, hatta hizbullah sempatizanları bile iktidara gelse, devletin temel iç ve dış politikalarında en ufak bir sapma meydana gelmeyecektir. Böylece, demokrasimiz sarsıntı geçirmeksizin ya da askıya alınmaksızın, mevcut etki ajanları, kamuoyunu yönlendirmeye, politikaları şekillendirmeye ilişkin tüm güç ve avantajlarını kaybedeceklerdir.
Türk Devleti, etki ajanlarına inanılmaz güç sağlayan medya patronlarını disipline etmek zorundadır. Medya patronları, çıkarları gereği etki ajanlarını nasıl kullanıyorlarsa, yine vergi, teşvik, kredi vesair yasal kozlar kullanılmak suretiyle istihdam ettikleri özellikle de ikinci cumhuriyetçi olarak tanınan bu kişilerin işlerine son vermek durumunda bırakılmalıdır. Türk Devleti sadece bu sonucu alsa bile, etki ajanlarının tasallutundan ve kamuoyunu yanlış yönlendirme girişimlerinden büyük ölçüde kurtulmuş olacaktır.
Türkiye’deki Cumhuriyet yanlısı tüm sivil toplum örgütleri, rejime ve ülkeye sahip çıkma doğrultusunda Milli Güvenlik Kurulu kararlarına -her türlü demogojiden uzak- destek vermelidirler. Kendi ülkesinde yetkileri kıyaslanamayacak kadar daha geniş olan Ulusal Güvenlik Konseyi’ne (NSC) sahip ABD’nin yanısıra AB ülkeleri de, demokratikleşmenin önünde en büyük engel olarak MGK’nu görmekte, şiddetle eleştirmektedirler. Bu düşmanlığın göstergeleri bile, MGK’nın bağımsız Türkiye için ne denli önemli olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Etki ajanlarının henüz giremedikleri ya da çok az nüfuz edebildikleri Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk ilke ve devrimlerinin bekçisi olan tek ulusal kurumumuzdur. Ancak, bugüne kadar Yüksek Askeri Şûra kararlarıyla bu kuruma sızmış olan şeriatçıların tasfiyesi peyderpey mümkün olurken, hâlâ varlığını korumayı başaranlara karşı MGK’nın daha duyarlı olması -bir başka ifadeyle önce kendine çeki düzen vermesi- gerekmektedir. Örneğin, MGK’da (TİB) ve Milli Güvenlik Akademisi’nde görev yapan, ders veren ya da mezun olanlar arasında çok sayıda fethullahçı danışmanın bulunduğu duyumlarının üstüne gidilmeli; sivillere örnek olmak için gereği öncelikle yerine getirilmelidir.
Türk Devleti, etki ajanı yetiştiren ya da yönlendiren ABD ve AB -özellikle Almanya- vakıflarının Türkiye’deki tüm faaliyetlerini süresiz durdurmalıdır. Yasak kapsamına, Güney Kore, İngiltere, ABD ve özellikle de Almanya misyonerlik kuruluşları dahil edilmelidir. ABD’nde yarım milyon, AB ülkelerinde ise dört milyona yakın vatandaşımızın yaşadığı dikkate alındığında, MEB’na okul açma izni vermeyen tüm ilgili devletlerin Türkiye’deki okullarının da kapatılmaları gündemde tutulmalıdır. Karşılıklılık (muadiliyet) ilkesi çerçevesinde, Türkiye’deki okullarını muhafaza etmek isteyen ya da sayısını artırmak isteyen ülkeler, aynı miktardaki Türk okuluna kendi topraklarında açma izni vereceklerinin bilincinde olmalıdırlar. Almanya’nın eğitim alanında daha etkin olmak için yaptığı son girişimi, bir Alman Üniversitesi’nin kurulması yolundadır. Hiç şüphesiz, karşılığını almadan vermek, yalnızca Tanrı’ya -bir de maalesef Türkiye’ye- mahsustur. Uluslararası ilişkilerde geçerli en önemli ilkelerden biri çıkarların karşılıklı gözetilmesi ilkesidir. Türk Dışpolitikasında bu ilkeye, Atatürk’ten bu yana gereken özen gösterilmemektedir.
Etki ajanlarının sayısal açıdan artırılmasında, belirlenmesinde ve yurtdışı eğitiminde hedef ülkelere en büyük desteği maalesef YÖK yapmıştır. Yurtdışına master ve doktora yapmak üzere gönderilen Türk öğrencileri, -ki MEB bursu ile gidenlerle birlikte sayı binlerle ifade edilmektedir- ilgili istihbarat servislerinin ve de bölücü-şeriatçı yapılanmaların paylaşımı olgusu ile karşı karşıya kalmış; acıdır ki önemli bir bölümü, tüm masraflarını üstlenen kendi devletine yabancılaştırılmış, hatta düşmanlaştırılmıştır. Halihazırda YÖK Başkanı Prof.Dr. Kemal Gürüz’ün müdahalesi ise geç kalınmış bir müdahale olmuştur. YÖK’nun bu ihmaldeki sorumluluğu büyüktür. 12 Eylülden sonra üniversitelerdeki yaklaşık 1700 Cumhuriyet aydını öğretim elemanının tasfiyesi ile başlayan antidemokratik uygulamalar, özellikle Anadolu’daki üniversitelerin şeriatçı kadroların eline geçmesiyle sonuçlanmıştır. Benzer kadrolaşma çabaları köklü üniversitelerimizde de sözkonusudur. Cumhuriyet düşmanı şeriatçı kadroların tasfiyesi, yine onları bu konuma getiren 2547 sayılı yasanın aynen korunarak ama mevcut sürecin tersine işletilmesi ile mümkün olacaktır. Türban konusunda şeriatçıların eleştirilerini alan YÖK, son rektör seçimlerinde Dokuz Eylül Üniversitesi’ne özel “ilgi” gösterirken, örneğin Ondokuz Mayıs Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi’nde eksik-duyarsız inceleme yapıldığı kanısını uyandırmıştır. Bu zaafiyeti gözönüne alarak, üniversiteleri bilimsel öncü kurumlar haline getirmenin en önemli koşulunun, ancak yöneticilerinin ödünsüz Cumhuriyet aydını olmaları halinde yerine geleceğine inanmak gerekir. YÖK için düşünülebilecek Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, Prof.Dr. Türkan Saylan, Prof.Dr. Nur Serter gibi laik hukuk devletine bağlılığı kanıtlanmış, korkutulması-satınalınması olanaksız akademisyenlerin mevcudiyeti, devlet açısından önemli bir şanstır. Türkiye’nin kıt kaynaklarının yurtdışı eğitimleri için sorumsuzca ve hesapsızca heba edilmesinin önüne geçilmesi ve de yurtdışındaki öğrencilerin sözkonusu tehlikeye maruz bırakılmamaları için, alternatif uygulamalar yapılabilir. Örneğin, ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi köklü üniversiteler bu eğitim işlevini üstlenebilir. Maliyetin küçük bir bölümünün sarfıyla en ünlü yabancı öğretim üyelerinin bu üniversitelerde istihdamı olanaklı olabilir. Hem de kaynak aktarımı ile güçlenecek bu üniversiteler, dünyanın sayılı üniversiteleriyle boy ölçüşebilecek; yabancı öğrenci çekecek düzeye ulaşabilir. Ayrıca, YÖK, tüm üniversiteleri denetleyerek, ABD ve Alman üniversite ve vakıflarının, Türk akademisyenlerle yürüttükleri projeleri kontrol etmeli; sosyal bilimler dalında Türkiye’yi kritik açıdan ilgilendiren konulardaki projelere kesinlikle izin vermemelidir.
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, yukarıdaki kurum ile hükûmet arasındaki koordinasyonu sağlayacak, halkın doğru bilgilendirilmesini ve bu doğrultuda kamuoyunu oluşturulmasını olanaklı kılacak bağımsız bir Bakanlık haline dönüştürülmelidir. BBC’ye tanınan tüm özerklik, bu bakanlığa bağlanacak TRT’ye de tanınmalı; özellikle başta teröre ilişkin haberler olmak üzere, kamun çıkarları doğrultusunda Batının kabul ettiği yayın sınırlamaları aynen uygulanmalıdır. TRT’nin bir devlet kurumu olarak başına, özel kanallarla rekabet edebilecek deneyime, cumhurbaşkanı eskilerinden azar yemeyecek gurur ve onura sahip bir Cumhuriyet aydınının getirilmesi sağlanmalıdır. Keza, etki ajanlarının tezleri ile ilgili hazır toplanmış ve değerlendirilmiş bilgi ve belgelerin kamuoyuna maledilmesi, bu Bakanlığın görevi olmalıdır. Örneğin, çağcıl kapitilasyon örneklerinden uluslararası tahkimi savunan etki ajanı politikacı, gazeteci vesairenin taahhütleri neydi? Türkiye’ye hemen girmesi gereken yüz milyar dolarlık yabancı sermaye taahhüdünün kaç milyar doları girdi ya da girmedi? Kamuoyunu yalan haberle korkutarak ya da özendirerek iğfal edenlere nasıl bir hukuksal yaptırım uygulanacak? Gümrük Birliği ekonomik olarak Türkiye’ye ne kazandırdı, ne kaybettirdi; kaç işyeri kapandı, kaç işsiz sokağa çıktı? IMF, DTÖ, AB ya da Dünya Bankası’nın dayatmalarına teslim edilen Türk tarımının geleceği ne olacak? Köylerden kaçınılmaz biçimde kentlere akacak işgücü potansiyeli nasıl değerlendirilecek ya da konut açıkları nasıl kapatılacak? Kitlesel açlığın tahmini süresi ne olacak ya da genleriyle oynanmış tarım ürünlerinin halk sağlığına ilişkin etkileri nasıl giderilecek? Gelir dengesizliğin yarattığı sosyal patlamaların önüne nasıl geçilecek? Ülkenin enerji yatırımlarını ihmal ederek yabancı enerji lobilerine teslim etmeye, bu bağlamda ekonomik ve çevresel maliyeti diğer enerji türlerine karşı kıyaslanmayacak ölçüde yüksek olan nükleer enerjiyi getirmeye çalışanlar; alternatif siyasal ve ekonomik alternatiflerine karşın Türkiye’yi daha pahalı olan ve Rusya Federasyonu’na bağımlı kılacak mavi enerji hattını yaşama geçirenler, kimlerden oluşmaktadır; çıkar ilişkileri, kişisel servet beyanlarındaki değişiklikler sözkonusu mudur? Fransa’da tarikatlar yasaklanırken, ABD’nde Davidian tarikatının şeyh ve müritlerinden -bir kısmı bebek ve kadın- 80 kişi FBI elemanlarınca yakılarak öldürülürken ve de bu olayı ortaya çıkaran hukukçu faili meçhule kurban giderken, Japonya’da ve Güney Kore’de tarikatlara ciddi kısıtlamalar getirilirken, neden Türkiye’de şeriatı açıkça istemek, şeriat için teröre başvurmak “demokratiklik” kavramı içinde mütalaa edilmekte ve dokunulmazlık önerilmektedir? ABD ve AB ülkelerindeki insan hakları ihlâlleri; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bu ülkeler aleyhine alınan kararların, yine bu ülkelerdeki hapisanelerin durumları, Türk vatandaşlarına ya da Türk kökenlilere yönelik ayrımcı uygulamaların çarpıcı örnekleri ne, ne kadarı kamuoyuna yansıtılıyor? Kaç Türk parlamenteri ya da gazetecisi ya da insan hakları uzmanı, ABD ya da AB ülkelerindeki hapisanelerde teftiş etti? Kaç tanesi IRA, ETA gibi ayrılıkçı örgütlerin militanları ile görüşüp haklı istemlerini ve maruz kaldıkları derin devlet baskılarını dünya kamuoyuna duyurmaya aracılık etti? Kendi ülkesinde idamı kaldırmayan, siyasal nitelikli faili meçhulleri aydınlatamayan ABD, tıpkı diğer AB ülkeleri gibi, 37 Cumhuriyet aydınını Sivas’ta yakan şeriatçı caniler ya da hizbullahçı caniler için değil de, neden ille de Abdullah Öcalan için idamın kaldırılması talebinde bulunmaktadırlar? Fanatik Türk düşmanı Ermeni Tarihçi Hovenisyan’ı Boğaziçi Üniversitesinde tek taraflı soykırımı (!) anlattıran ya da gözyumanların yanısıra, tırmanan Türk aleyhtarı Ermeni kampanyalarına hâlâ bir önlem alamayan; Türk düşmanlığı ve Ermeni, Rum ve Kürt lobilerine yakınlığı bilinen CIA elemanı Henri Barkey’e Washington’da Türk Büyükelçiliği’nde resepsiyon düzenleyerek onu onurlandıran (!) sorumlular kimlerdir? Türkiye’deki bölücü ve şeriatçı terörü destekleyerek insanlık suçu, çifte standart uygulayarak hukuksal cinayet işleyen ülkelerin terör örgütleri ilişkilerinin ayrıntılı boyutları nelerdir? Bu soruları ve daha onbinlercesini yanıtlarıyla birlikte kamuoyunun bilgisine sunmak, Türkiye’deki etki ajanlarının söylemlerinin içinin boşalmasına, dolayısıyla etki yitirmelerine yeterli olacaktır.
Türk Milli Eğitiminde, eğitim ve öğretim birliği esas alınmalıdır. Dinsel eğitime mutlaka son verilirken, bilimsel ölçütlerde din görevlisi yetiştirecek öğretim kurumlarındaki tüm öğretmen ya da öğretim elemanlarının laik hukuk sistemine bağlı, şeriatçı yapılanmalarla ilişkisi olmayan Cumhuriyet aydınları arasından seçilmeleri sağlanmalıdır. Cumhuriyet, kendini savunacak din adamları kadrosunu mutlaka oluşturmak zorundadır. Dinsel kökenli etki ajanlarının söylemlerinin çürütülmesi için gerçek anlamda İslâmiyeti çok iyi bilen; mezhep ya da tarikat sapkınlıklarını reddeden; öteden beri Türkiye düşmanı olan İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ihanetlerini tarihsel boyutta çok iyi bilen Cumhuriyetçi din görevlilerinin yetiştirilmesi -dinsel sömürünün önüne geçmek için- bugünkü koşullarda şart olmuştur. Türkiye bir din, dolayısıyla bir mezhep devleti değildir. Dış istismarın önünü kesmek için, şeriatçı yapılanmalarla mücadelede zayıf kaldığı için Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden yapılandırılmalıdır. Diyanet Vakfı ise Türk kadınlarına ve de laik hukuk sistemine saygı için lâğvedilmeli; sahip olduğu yaklaşık 200 trilyon lira tutarındaki tüm malvarlıkları devlete devredilmelidir.
Etki ajanları tarafından yönetilen malûm bölücü ve şeriatçı çizgideki insan haklarına ilişkin dernek ve vakıflar, yasadışı eylem ve ilişkileri ile kapatılmayı binlerce kez hak etmişlerdir. Yerlerine insan haklarının savunmanın devlet ve rejim düşmanlığı ile yabancı ülkeler lehine beşinci kol faaliyeti yapmak demek olmadığına inanan kadroların kuracağı dernek ve vakıflar ikâme ettirilmelidir; hatta Devlet Bakanlığı’na bağlı İnsan Hakları Üst Kurulu ile TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri yeniden hassas bir değerlendirmeden geçirilmelidirler. Okullarda insan haklarına ilişkin temel eğitime özel önem verilmeli; bu kavramı istismar eden etki ajanlarının söylem ve eylemleri de anlatılarak, öğrencilerin ulusal güvenlik konularındaki duyarlılıkları artırılmalıdır. İnsan hakları konusunda ayrıca pilot seçilmiş bir ya da birkaç üniversitede (A.Ü. S.B.F.’nde mevcut), enstitü ya da anabilimdalı kurulmalı; tüm dünyadaki insan hakları gelişmeleri ve ihlâllerine ilişkin bilgi ve dokümantasyon merkezi oluşturulmalıdır. İngiltere’den bir heyetin diyelim, Ilısu Barajının insan hakları boyutu ile ilgili bir ziyareti sözkonusu olduğunda, mevcut diğer devlet ihalelerinde İngiliz firmaları devredışı bırakılmalı; bu da yeterli değil, Kuzey İrlanda’daki insan hakları ihlâli kamuoyunun gündemine getirilmeli; hemen arkasından faraza mütareke döneminde İstanbul’un resmen işgali sırasında İngiliz askerlerince Şehzadebaşı Karakolu’nda uyurken yataklarında kurşunlanan şehitlerimizi yadeden etkinlikler düzenlenmelidir. Fransa için Cezayir’de, Uzak Doğu’da ve de mütarekede Çukurova bölgesinde gerçekleştirdikleri soykırım (jenosit) anma etkinlikleri ve de anıtları; Almanya için Yahudi soykırımı; ABD için Vietnam dahil tüm dünyadaki hukukdışı saldırılarda (My Lai, Hiroşima, Nagazaki vd.) ölen sivil kurbanların yanısıra, tipik bir örnek olmak üzere, 1-7 Kasım tarihleri arasında Kızılderili Haftası gündemi işgal edebilir. Hatta, ABD’deki kızılderililere -özgürlük değil- sadece insanca yaşama hakkı istediği için 1977’de tutuklanan ve hâlâ hapiste tutulan Kızılderili Lider Leonard Peltier için af kampanyaları açılabilir. Ya da faili meçhule kurban giden Kızılderili liderlerin katillerinin bulunması talep edilebilir. Eğer insan haklarından murat, tüm insanların temel hak ve özgürlüklerini sağlamak ve buna ilişkin hukuksal normları yüksek tutmaksa, hiç sorun yok. Ancak, insan hakları sicili son derece bozuk olan ABD ve AB ülkelerinin bu konusu istismar ile Türkiye’ye yönelik bir baskı ve müdahale aracı olarak kullanmalarına geldiğinde, misilleme yapmak da bağımsız devlet olmanın bir gereği.
Türkiye’deki etki ajanlarından tabanı olan tek kesim fethullahçılar olduğuna göre, öncelikle bu dış odaklı ajan yapılanmasının dağıtılması şart olmuştur. Cumhurbaşkanı tarafından hükûmete iade edilen memurların görevden alınmaların kolaylaştıran Kanun Hükmündeki Kararname, bir an önce yasalaşarak Meclisten geçirilmelidir. Fethullahçılar, bu kararname ile başta Emniyet olmak üzere stratejik kurum ve kuruluşlardaki yandaşlarının memuriyetten uzaklaştırılacağını “içeriden” istihbar etmiş olacaklar ki, İttihat ve Terakki Partisi döneminde çıkarılmış, aradan geçen zaman nedeniyle işlevini yitirmiş Memurin Muhakematı Usulü Kanununa sahip çıkmaktadırlar. Yasa çıkıncaya kadar, devletin ilgili kuruluşlarının yanısıra, şahsım gibi tüm Cumhuriyet aydınları da -tek tek- ya da sivil toplum örgütleri aracılığıyla devlet kurum ve kuruluşlarında saptadıkları fethullahçıların listelerini oluşturmaları ve kesin listenin ancak bu toplanan listelerin resmi makamlarca radikal ve titiz bir değerlendirmeden sonra netleştirilmesi gerekmektedir. Fethullahçıların devletten tasfiyesi ile eşgüdümlü olarak bir pişmanlık yasasının çıkartılması, bu şeriatçı yapılanmanın dağılma sürecine katkıda bulunacaktır. Tüm bu operasyonların takipçisi ve güvencesi, 28 Şubat Kararlarının uygulayıcısı ve takipçisi olan MGK’dır. Zira mevcut hükûmetin fethullahçılar ya da diğer şeriatçı yapılanmalarla mücadelede siyasal niyet ve kararlılık zaafiyeti hissedilmektedir. Bu hükûmetin düşmesi de sorunun çözümü için yeterli değildir; önce erken bir genel seçimle TBMM’nin parti dağılımının, sonra da Türkiye’de var olan politikacı profilinin değişmesi gerekmektedir. Türkiye’nin, AB adaylık kapısında sonsuza kadar beklemesi pahasına ulus-devlet bütünlüğünden ödün veren; uluslararası tahkimi tartışmasız kabul ile çağcıl kapitilasyonların kapısını açan; tam bağımsızlıktan vazgeçmenin Cumhuriyete en büyük ihanet olacağını algılayamayan; bölgesel ittifaklara yönelik alternatif politikalar üretmek yerine, sonuçları ne olursa olsun AB’ne koşulsuz teslimiyetçiliği yeğleyen; sömürge valisi görünümlü lider ve politikacılardan kurtulmak zorundadır…
SONUÇ:
Sonsözü, Cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk, “Gençliğe Hitabesi” ile söylemektedir. Büyük Atatürk, sanki bugünün fotoğrafını çekmiştir, saptamalarında. Ne var ki, O’nun döneminde düşmanın topu ve tüfeği ile mücadele ediliyordu. Şimdilerde, kitle iletişim araçları, borsaları, IMF’i, Dünya Ticaret Örgütü ve her türlü ekonomik ve teknolojik olanakları var düşmanın. Sevr’i uygulatmak için top ve tüfekle Türkiye’ye güç yetiremeyen düşman, şimdilerde elindeki tüm olanakları kullanıyor, aynı amaca ulaşmak için. O’nun döneminde sadece bir Vahdettin, bir Damat Ferit, bir Ali Kemal, bir Dürrizade Abdullah vardı, şimdilerde ise binlerce Vahdettin, Damat Ferit, Ali Kemal, yüzbinlerce Dürrizade Abdullah var aramızda işbirlikçi olarak. Ve bizi yönetiyorlar; kaynaklarımızı, onurumuzu, umutlarımızı, geleceğimizi, bağımsızlığımızı, ulusal bütünlüğümüzü parça parça peşkeş çekiyorlar düşmana. Büyük Atatürk’ün ilke ve devrimleri kadar gereksinim duyuyoruz yeni bir kuvayı milliye ruhuna.
ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu elim şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
DİPNOTLAR :
Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla yayınlanan 1 Mayıs 2000 gün ve B.02.0.PPG.O.12.320-7380 sayılı genelgesinde, bir halk deyişiyle sıra savma kabilinden, içi boş, afaki, kendi içinde tutarsız talimatlar yeralmıştır: “… Ülkemizde görevli yabancı misyon yetkililerinin çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarının özellikle alt düzey görevlileri ile sık sık görüşmeler yaptıkları ve sosyal ilişkiye girdikleri, bunun sonucunda da birtakım önemli bilgileri elde ettiklerine dair duyumlar alınmaktadır. Bu tür sakıncalı temaslarda son günlerde önemli bir artış kaydedildiği, ilgili kuruluş ve bakanlık temsilcilerinin katılımlarıyla gerçekleştirilen üst düzey toplantılarda da dile getirilmektedir…. Resmi yollarla ulaşılamayan bazı bilgilerin alt kademelerdeki memurlardan elde edilebilmesi, birçok sakıncayı beraberinde getirmektedir. Bu durumun önüne geçilebilmesi ise kamuda görevli personelin bu tür temaslardan kaçınmaları ile mümkün olacaktır. Tüm kamu personelinin istihbarat ve istihbarata karşı koyma önlemleri hususunda bilgilendirilmesi ve yönetim kadrolarındaki görev değişiklikleri gibi aksamaların önüne geçilebilmesi açısından bu konudaki dökümlerin devir-teslim evrakı arasında yer alması sağlanacaktır…. Ayrıca ülke güvenliği, çıkarlarının korunması bakımından önem taşıyan evrak ve bilginin, yetkili olmayan kişilerin eline geçmesi ve izinsiz açıklanması önlenecek … gerekli tedbir alınacaktır…. Bu çerçevede gizlilik dereceli yazıların işleme konulması ve korunmasında gerekli hassasiyetin gösterilmesi ve bu talimatın tüm personele imza karşılığı tebliğ ile bu konularda ihmali görülenler hakkında yasal işlem yapılmasının gereğini rica ederim”.
Bu genelgenin neresi düzeltilebilir ki? Önce Müsteşarın casusluk kavramından ne anladığı belli değil. Sadece üzerinde “gizli” damgası basılı olan evrak mı önemli olan? Sorumluluk ve duyarlılık, sadece “alt düzey görevlileri” için mi sözkonusu? Her türlü casusluk itham ve isnadından ve de sorumluluktan azade, istediği yabancı misyon yetkilileriyle görüşmesinde, bilgi-belge aktarmasında sakınca olmayan dokunulmaz üst düzey yetkilileri içine kimler girmekte? Bu koşulsuz “güvenilir” üst düzey yetkililerinin ayrıcalığının yanısıra, alt düzey yetkililerine potansiyel casus gözü ile bakmanın hukuksal ve mantıksal dayanağı ne? Sonra, bu konu diyelim ki dağıtım listesinde neden MTA Enstitüsü’ne gönderiliyor da, yasayla kurulmuş İstanbul Barosu’na gönderilmiyor? Onların bilgilendirmeye gereksinimleri yok mu? Belki de daha fazla var. Başbakanlık Müsteşarlığı kendi bünyesinde bu duyarlılığı gösterip eğitim veriyordu da, İran’a bilgi aktaran hizbullahçı memur nasıl oldu da Başbakanlığın en gizli bilgilerinin bulunduğu Bilgi-İşlem Dairesinde uzun süreyle görev yapabildi? Başbakanlık Müsteşarı, bölücü ve şeriatçı yapılanmalarla temas halinde olan ve bunları destekleyen malûm ülkelerin heyetleriyle ile görüşen, davetlerine katılan, ödül alan milletvekillerini, akademisyenleri, -HADEP’liler dışındaki- belediye başkanlarını, kısaca tüm kamu görevlilerini de izlemekte midir? Bu genelge, diyelim ki üniversitelerde görev yapan tüm öğretim elemanlarına imza karşılığı tebliğ edilmemişse -ki şahsıma böyle bir tebliğ sözkonusu olmamıştır- sorumluları hakkında ne gibi yasal işlem uygulanacaktır? Bu soruların yanıtı gereklidir; yoksa eski bir deyimle, gerisi abesle iştigaldir, ciddiyetsizliktir.
İran’ın istihbarat servislerinin saptadıkları Türk şeriatçılarını eğitme ve yönlendirme faaliyeti, aşağıdaki sözde NGO, gerçekte derin devleti oluşturan kuruluşlar üzerinden yürütülmektedir: Onbeş Hurdad Vakfı, Kudüs Savaşçıları, İslami Tebliğ Teşkilâtı, Şehid Vakfı, Mustafadlar Vakfı, Kültür İnkılâbı Yüksek Şûrası, İslâmi ve Kültürel Bağlar Teşkilâtı vd.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye yönelik beşinci kol faaliyetleri için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Hükûmet-Çin-Doğu Türkistan”, Yeni Hayat, 57, Temmuz 1999, s. 5-6.
Geniş bilgi için, imaj için bir ABD vatandaşı tarafından yazıldığı iddia edilen ancak kendileri tarafından kaleme alınan ve Feza yayınları arasında çıkarılan sözkonusu kitap için bkz. Ann Lyn Web, İftiranın Değişmeyen Mantığı, (İstanbul: 1999). Ayrıca cemaatin gazetesindeki köşe yazılarında, ABD’ni özgürlükler ülkesi olarak takdim eden ve övgüler yağdıran; bu ülkenin onayı ve desteği olmaksızın hiçbir şey yapılamayacağına ilişkin çok sayıda makale yayınlanmıştır. Artık cemaat içinde ABD’ni “şeytan” olarak niteleyen hiç kimse kalmamıştır; tüm müritler bu büyük dünya jandarması devlet önünde gönülden “biat” ederek fahri vatandaşı (!), etki ajanı aday adayı olmuşlardır.
Mart 2000’de İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak sınır kapılarına bildirilen 56 kişilik listedeki isimler arasında bir tek Alman vatandaşına yer verilmemesi, İçişleri yetkililerinin unutkanlığı ile değil, olsa olsa Alman etki ajanlarının gücü ile açıklanabilir. Örneğin, sakıncalı ilân edilerek ülkeye giriş tahdidi konulan problemli yabancılardan Avusturyalı Zoolog Irenaus Eibelfeldt, Türkler ve Türkiye aleyhine yayınlarıyla dikkat çeken N-3 adlı TV kanalında, “Türkler ve Hayvanlar” konulu bir program yaparak ünlenmiştir. Programında Türklerle hayvanlar arasında aşağılayıcı, tahkir edici benzetmeler yapan germen faşisti Eibelfeldt’in adına listede yer verilirken, Alman N-3 TV sorumlularına giriş tahdidi getirilmemesinin makul bir açıklaması bulunmamaktadır. Listede yer alan problemli şahıs statüsündeki sicilli Türkiye düşmanlarının adları, milliyet ve meslekleri şöyledir:
Eric Lubbock (İngiliz-Parlamenter), Anrew Penney (İngiliz-Gazeteci), Sheri Laizer (Yeni Zellanda-Londra Kürt Derneği Yönetim Kurulu Üyesi), Pamela O’toole (İngiliz-BBC Muhabiri), Claus Ther (Avusturya-Yazar), Irenaus Eibelfeldt (Avusturya-Zoolog), Michael Feeney (İngiliz-Papaz), Jonathan Sudken (İngiliz -Af Örgütü Üyesi), Kathryn Porter (ABD-İnsan Hakları Konseyi Üyesi), Angelika Faukhauser (İsviçre-Parlamenter), Estella Schmid (İngiliz-Parlamenter), Panayotis Sguridis (Yunan-Parlamenter), Dimitrios Vunatsos (Yunan-Parlamenter), Leonardos Hatziandreu (Yunan-Parlamenter), Ionnis Statopulos (Yunan-Parlamenter), Madria Mahera (Yunan-Parlamenter), Kostas Baduvas (Yunan-Parlamenter), Andonis Naksakis (Yunan-General), Damiano Frisullo (İtalyan-Gazeteci), Hristodopulos Paraskevaidis (Yunan-Başpiskopos), Klaus Slavensky (Danimarka-Parlamenter), Soren Sondergaard (Danimarka-Parlamenter), Villa Sigurdsson (Danimarka-Parlamenter), Gert Petersen (Danimarka-Parlamenter), Lasse Budtz (Danimarka-Parlamenter), Kai Cleibak (İsviçre-Gazeteci), Thomas Clmarke (İngiliz-Gazeteci), Laroline Anne (İngiliz-Gazeteci), Kaija Reıkko (Finlandiya-Gazeteci), Tom Kankonev (Finlandiya-Gazeteci), Richard Wayman (İngiliz-Gazeteci), Gunnar Nilsson (İsveç-Gazeteci), Said Zerevan (İsveç-Gazeteci), Ake Hedman (İsveç-Gazeteci), Van Der Meer (Hollanda-Af Örgütü Üyesi), Gunnar Hybertsen (Hollanda-Gazeteci), Maria Wagenaar (Hollanda-Af Örgütü Üyesi), Montreo Lange (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Zabala Booudana (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Lechuga Jimenez (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Martorel Perez (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Edwin Davies (İngiliz-Avukat), Giula Chiarini (İtalya), Marcello Musto (İtalya), Ramon Montovani (İtalya-Parlamenter), Walter De Cesaris (İtalya-Parlamenter), Giovanni Bianchi (İtalya-Parlamenter), Paulo Cento (İtalya-Parlamenter), Marco Pezzoni (İtalya-Parlamenter), Evgeni Mavtchenkov (Rusya-Parlamenter), Bovrdouku Pavel (Rusya-Parlamenter), Boc Ekhian (Lübnan-Parlamenter), Panos Kamenos (Yunan-Parlamenter), Dimitri Samdu (Romanya-Parlamenter). Bu sakıncalılar listesinden, Yunan Hükûmeti’nin daha sonra araya girmesiyle Yunan Ortodoks Kilisesi Hristodopulos Paraskevaidis’in adı çıkarılmıştır. Hiç şüphesiz, bu listenin, Avrupa ve ABD’nde militanlık düzeyinde Türkiye karşıtı parlamenter, gazeteci, akademisyen, diplomat ve istihbaratçılar gözönüne alındığında son derece eksik hazırlandığı göze çarpmaktadır. Sadece Köln’deki Türkiye karşıtı faaliyet gösteren ırkçı BfV elemanlarının sayısı bile bu listenin kat ve kat üstündedir.
ABD İstihbarat Servislerini harekete geçiren sözkonusu önemli haber-yorum yazısının metnini, bu ülkeyi demokrasi ve düşünce özgürlüğünün beşiği olarak takdim eden etki ajanlarına ve bir de kendi vatandaşını ABD çıkarları için jurnalleyen Amerikan malı muhbirlere ithaf ediyorum -N.H.-.
HENRI BARKEY VE “TESİR AJANLIĞI”! BU DEVLETİN SAHİBİ YOK MU? – ATİLLA ONGUN
“Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve O’nun silah arkadaşlarının Türkleri tarih sahnesinden silmek için Batı Emperyalizmine karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı sonrası kurulmuştur. Osmanlı’nın son döneminde, aşağıda Sayın Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin son on yılı ile bir paralellik arz etmektedir. Bu paralellik, Vural Savaş’ın ifadesindeki “neredeyse bize ne mutlu Türküm diyene demeyi yasaklayacaklar” cümlesi ile Osmanlı’nın son döneminde Türk’e “KÖPEK” yakıştırması yapan azınlık ırkçılarının günümüz izdüşümüdür. Osmanlı’nın emperyalizm tarafından parçalanması ve yine bu güçler tarafından Anadolu’nun paylaşımı karşısında zor şartlarda Yüce Atatürk arkasına aldığı Türk Ulusunun desteği ile başarıya ulaşmış ve tarihte Göktürklerden sonra ikinci defa Türk adıyla bir devlet kurulmuştur. Fakat bütün bu zor şartlar altında Yüce Atatürk’e karşı Erzurum ve Sivas Kongrelerinde AMERİKAN MANDACILIĞINI savunan “tesir ajanları” çıkmıştır ki, benzerleri günümüzde daha açık, korkusuz ve pervasız bir şekilde propagandalarını yapmaktadırlar. Bunlar Türkiye’de yaşayan nüfusu beş bini geçmeyen etnik toplulukların bile “insan haklarını” savunurken, Türkün insan haklarına ilgisizdirler, çünkü gerçek amaçları aslında insan hakları değil, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, güçsüz bırakmak ve Amerikan Emperyalizmine karşı tam bağımlı kılmaktır.
Amerika’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı amansız psikolojik savaş, yoğun bir şekilde devam etmektedir. Bu gizli savaşta değişik yöntemler kullanılmakta olup, bunlardan en önemlisi, Türkiye’de bulunan gazeteciler, diplomatlar ve bazı bilim adamları vasıtası ile Türk kamuoyunu ve devlet görevlilerini yönlendirme faaliyetleridir. Bu yönlendirme faaliyetleri içine ne yazık ki bazı “T.C. devlet görevlilerinin de” bulaşması, oyunu daha kirli hale getirmektedir. Yabancı istihbarat örgütlerinin 1980 öncesi izledikleri yöntem olan Türkiye’deki bazı gazete yazarları ve bilim adamlarını tesir ajanlığında toplumu yönlendirmede kullanmasının yanında, son yıllarda “yönlenmemesi gereken bazılarının da” yabancı istihbarat örgütlerinin etki alanına girdikleri açık bir şekilde izlenmektedir.
Etki alanına giren bu kişilerin bir çoğu ABD’de Merkezi İstihbarat Teşkilâtı ile (CIA) dolaylı ve dolaysız iletişim halinde olan Amerikalılar ile kontak halinde bulunan şahsiyetlerdir. Türkiye üzerine çalışan ve CIA ile iletişim halinde bulunan Amerikalıların birçoğunun Türkiye karşıtı lobiler ile çok yakın temasları mevcut olup, bu lobileri Türkiye’ye karşı mümkün olduğunca kullanmakta ve desteklemektedirler. Yukarıdaki başlıkta belirtildiği üzere, ABD’de yukarıdaki tanımlamaya uyan en önemli isimlerden sadece birisi, Türkiye’ye karşı her türlü saldırgan ve nefret faaliyetinin arkasındaki kişi olan HENRI BARKEY’dir. HENRI BARKEY, Türkiye karşıtı faaliyetler içinde Kürt sorununda PKK’yı desteklemekte, Abdullah Öcalan’ın Roma’da olduğu dönemde CIA eski görevlisi Graham Fuller ile birlikte terörist lideri ziyaret etme girişiminde bulunmuş fakat Öcalan’ın İtalya’dan zamanından önce ayrılması sonucu bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. BARKEY, PKK’nın siyasallaşma sürecinde çok aktif bir rol almış ve bu terörist örgütün Türkiye’de yasallaşması için yoğun bir propaganda yapmış, makale ve kitap çıkarmıştır. Barkey, Ermeni soykırımı masalı için de Türkiye ve Türk insanı karşıtı faaliyetlerine devam etmiş, bu amaçla ABD Kongresi’nde Ermeni masasından eşinin Türkiye karşıtı faaliyetlerinden ötürü Türkiye’ye girmesi yasaklanmış Türk düşmanı Illinois milletvekili ABD Kongresindeki Türkiye karşıtı lobinin çıbanbaşı John Porter ve eşi ile defalarca görüşmüş; Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine Washington’da lobi yapan Türkiye’deki radikal dinci gruplara destek vermiş; onların ABD programlarını hazırlamış, ABD Dışişleri Bakanlığı ile görüşmelerinde randevuları almıştır. Bunlar sadece HENRI BARKEY’in “bu satırlarda açıklanabilen” Türkiye karşıtı faaliyetlerinin sadece küçük bir kısmıdır.
Azerbaycan’ın seçimle iktidara gelmiş bir Cumhurbaşkanı olan, Atatürkçü kişiliği ve demokrasiye inanmışlığı ile bir simge konumundaki Ebulfeyz Elçibey ile görüşmeyi reddedenlerin, HENRI BARKEY gibi tesir ajanlarına Türk elçiliklerinde kokteyl vermeleri ve bu şahsı oralara davet ederek meşruiyet kazandırmaları üzüntü vericidir. Bazı Türk devlet görevlilerinin Türk’e olan alerjileri, Yüce Atatürk’e karşı amerikan mandacılığını savunanlar ile aynı paraleldedir. Bu şahıslar sadece Elçibey’e mi önyargılıdırlar? HAYIR. Daha iki hafta evvel Washington’da bulunan Kırım Türklerinin lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu’na da aynı “ilgiyi” göstermişlerdir.
Bunlar Ermeni lobisine karşı büyük bir mücadele veriyoruz masalını Türkiye’ye yutturmaktadırlar. Oysa Ermeni karşıtı çalışma yapmaya başladıkları günden beri ABD Kongresi ve eyaletlerinde ardısıra Ermeni Soykırımı tasarıları geçmektedir. Zaten, Türkiye’nin Ermeni sorunu yoktur, olmayan bir sorunla uğraştıklarından çalışıyormuş izlenimi yaratmaktadırlar. Türkiye’de Ermeni olmadığından, Ermeni sorunu da yoktur, olmayan bir soruna karşı mücadele edenlerin esas amacı çıkar, mevki, para, kısaca kendi kişisel menfaatleridir. Ayrıca bu soruna başka bir perspektiften bakarsak, acaba Ermeni Soykırımı tasarısının ABD Kongresinden geçip geçmemesi o kadar önemli midir? Acaba bu “sorunu” biraz da bundan “MADDİ ÇIKAR ELDE EDEN ÇEVRELER Mİ” büyütmektedirler? Kiraladıkları lobi şirketlerine yoksul Türk halkının parasını saçmakta, lobi şirketleri ise Türkiye’yi yolunacak tavuk gibi görmektedirler. Yunan lobisinin en önemli ismi olan Andrew MANATOS’un şu cümleleri gerçekten üzüntü vericidir, ama ne yazık ki gerçektir: “Türkiye lobi yapmıyor, sadece kendi halkının parası ile bazılarını zengin ediyor”. Bunu söyleyen bir Yunanlıdır. 1998 Yılındaki Türk lobi şirketi, daha evvelki senelerde Türkiye aleyhine çalışan bir lobi şirketidir. Hiç tarihini araştırmadan Türkiye’nin lobisini üstlenecek bir kuruma 2.5 milyon dolar verenler, yılın yarısı olmadan aynı lobi şirketinin bir 2.5 milyon daha talep etmesi karşısında bozguna uğramışlardır. Oysa Türkiye’de 17 Ağustos depremi ile hâlâ çadırlarda yaşayan Türk halkı, bu yöneticilere lâyık değildir. Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşını verenlerin ve bu ülke uğruna şehit olanların üzerine soğuk su içip, kendi zevkleri için kokteyl verenlerin, HENRI BARKEY gibi ajanları Türk elçiliklerine davet etmemeleri gerekir. Çünkü orasının parasını yoksul Türk halkı vermektedir. Türk Elçilikleri, Türkiye aleyhine çalışanların evi değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ulusal çıkarlarını koruyan bir müessesedir.
ABD yasalarına göre Amerikan Hükûmetinin önemli görevlerinde çalışanlar, başka bir devletin vatandaşı olamazlar. Ya Türkiye’de?!. HENRI BARKEY’e davet verenlerin acaba bırakın birinci derece akrabalarını, kendi aile fertleri içinde Amerikan vatandaşı olanlar var mıdır? Varsa bile ne yapılmaktadır?
Türkiye’de Türkleri hor gören, Azerbaycan’daki, Batı Trakya’daki, Kuzey Irak’daki, Çeçenistan’daki, Bosna’daki insanları veya diğer Türk topluluklarını hor görmesi gayet doğaldır. Çünkü kendisi azınlık ırkçısıdır, kişisel menfaatleri herşeyin üzerinde tutan bir parazittir. Türk Halkı, parazit, hırsız, soyguncu, kendi kültürü ile barışık olmayan yöneticilere lâyık değildir, hele ki tesir ajanı konumundakilere hiçbir ülkenin insanları lâyık değildir.
Bu satırlar, TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZ BİR DEVLET OLDUĞU İDDİASI ÜZERİNE YAZILMIŞTIR. BU İDDİA YÜCE ATATÜRK’ÜN TÜRK ULUSUNA BİR EMANETİDİR”.
(Not: Sayın Atilla Ongun, Türkiye’den binlerce kilometre öteden Türkiye’nin acısını yaşamak, ABD’den Türkiye’yi savunmak buna denir. Türkiye’den ya da Türk sefaretlerinden ABD’yi savunanların, olmayan gurur ve onurları dışında eksiklikleri ya da kayda değer sorunları yok, yalnızca ekonomik fazlalıkları var. Diyelim ki bu kategoride bir Türk diplomatıysanız, diyelim ki ABD dönüşünde emekli maaşına mahkûm olmuyorsunuz, fethullahçılar kendi TV kanallarında sizi derhal danışman (!), etki ajanı konumundaki medya patronları da köşe yazarı yapıveriyorlar… Yazık ki yazık!.. Çok yazık!..)
Halk deyimi ile “maşa” olarak da nitelendirebileceğimiz bu etki ajanlarının farklı işlevleri bulunuyor: Kimi, politikacı, kimi gazeteci , kimi akademisyen, kimi diplomat, kimi hukukçu, kimi tarikat-cemaat şeyhi, kimi de yüksek bürokrat ya da işadamı olarak, önce madden-manen bağlı oldukları, aidiyet duygusunu ve güvencesini hissettikleri ülke adına tüm yetkilerini kullanıyorlar. Bu bazen, devlet politikasının güdümlü olarak saptırılması; bazen, halkın din ve ırk duygularına bağlı olarak kin ve husumete sevkedilmesi; bazen, uluslararası ihalelerde devlet çıkarlarının gözardı edilerek bağlı ülke şirketlerinin tercih edilmesi; bazen tahkim örneğinde olduğu gibi çağcıl kapitilasyonların geri gelmesi amacına uygun olarak gerçekdışı bilgilerle kamuoyunun aldatılması; bazen, Türkiye’nin en zengin işadamlarından birinin tüm mesaisini -Diyanet İşleri Başkanlığına değil- Fener Rum Patrikhanesi’ne hizmete hasretmesi ya da fethullahçıların Papa, Fener Rum Patriği ve Batı kökenli hristiyan misyonerlerle halvete girmesi; bazen, kendi halkının can güvenliğinin hiçe sayılarak Bergama’da olduğu gibi şaibeli şirketlerden yana tavır konulması ya da nükleer enerji ihalelerinin sonlandırılmasına karşın sözleşmede olmadığı halde halkın kıt kaynaklarını taraf yabancı şirketlere tazminat olarak aktarılmasının önerilmesi; bazen AB örneğinde olduğu gibi, “Kopenhag Kriterleri, TC Anayasası’nın üstündedir” gibi söylemlerle ulus-devletin sona erdiğinin, egemenlik-bağımsızlık-ulusal onur-ulusçuluk gibi kavramların modasının geçtiğinin vurgulanması; şeriatçılara ve bölücülere sınırsız ve koşulsuz özgürlük isteminde bulunularak bunun “demokratlık” olarak lanse edilmesi; bazen hizbullahçılar gibi kanlı örgütlere yıllar boyu gözyumulması ya da her türlü organize suç örgütü ile çıkar ilişkisi içinde bulunulması; bazen Kaddafi’nin bile önünde onursuzca boyun eğilmesi; bazen ABD Başkanı ile el-göz temasında bulunulmasının bile onurmuşçasına reklam konusu edilmesi; bazen ilgili devlet büyükelçisinin önünde bile bir Türk siyasi liderinin el-pençe divan durması; bazen Türk Dünyasındaki Türkiye’nin çıkarlarının örneğin fethullahçılar eliyle ABD’ne devredilmesine seyirci kalınması ya da Kuzey Irak’da, Kosova’da, Karabağ’da, Doğu Türkistan’da olduğu gibi soydaşlarımızın insani haklarına bile sahip çıkılmaması; bazen Türkiye’nin etnik-dinsel haritasının ya da aile yapısının ortaya konulmasını öngören dış kaynaklı projelerle en mahrem bilgilerimizin bilimsel çalışma adı altında ilgili ülke istihbarat servislerine aktarılması ve daha pekçok, binlerce, onbinlerce onursuz işbirliği örneği!..
Kısaca, etki ajanları görüldüğü gibi bir değil, onbinlerle. Onlar aramızda, üstelik bizi yönlendiren, yöneten her yerde… Kimi “şeriatçı”, kimi “ülkücü”, kimi “sosyalist”, kimi “kürtçü”, kimi “ortanın solunda”, kimi “merkez sağda”, kimi “kapitalist”, kimi “ikinci cumhuriyetçi”!.. Ama nedense hepsi de demokrat, özgürlükçü, entelektüel, insan hakları savunucusu ve AB yanlısı!.. Güçleri destek aldıkları ülkelerden ve işgal ettikleri konumlardan geliyor. Politikacıysanız, gidebildiğiniz yere kadar destekleniyorsunuz. Bürokratsanız, çıkabileceğiniz en üst göreve kadar yükselebiliyorsunuz. İşadamıysanız, vize dahil “kayırılma” statüsüne dahil ediliyorsunuz. Diyelim ki, “ikinci cumhuriyetçisiniz”, Türkiye’de sizi okuyacak kaç “ikinci cumhuriyetçi” okurunuz var? Yazarı-çizeri-okuru dahil Türkiye’deki ikinci cumhuriyetçilerin sayısına baktığınızda, birkaç bin kişiyle sınırlı olduğunu görüyorsunuz. Ama kitlesel desteği olmayan, toplumun büyük kesimi tarafından adeta lanetlenen “ikinci cumhuriyetçi” yazarlar, Türk Basınının en büyük gazetelerinde köşe yazarlıklarını sürdürüyorlar. Kim onlara “kamuoyunu oluşturma-koşullandırma” güç ve desteğini veriyor dersiniz? Bunca tepkiye rağmen, kapitalist kimliği ile önplana çıkan medya patronları onları niçin ve neden hala korumakta? Bu bağlamda, fethullahçıların tanıtımı için büyük gayretler sarfeden ünlü bir medya patronunun, Mehmet Eymür’e yazarlık önermesi size hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Fatih Altaylı gibi Cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkan kimi yazarlara “MİT ajanı” suçlamasıyla saldıranların, ikinci cumhuriyetçilere ya da aidiyet duygusuyla bağlı olduğu yeni vatanına kaçmak suretiyle deşifre olmuş etki ajanlarına ise suskun kalarak bir nevi dayanışma sergilemeleri, Türkiye’deki etki ajanlığı tehlikesinin boyutları hakkında bir fikir veriyor…
Türkiye’de kamuoyu, neredeyse I. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaygın biçimde kullanılan “nüfuz casusu” terimini, ilk olarak geçtiğimiz aylarda, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın yurtdışında yaptığı gayrıciddi bir havuzbaşı bir açıklamasından öğrendi. Basın, -Amerika’nın yeniden keşfi haberi gibi- konunun adeta üzerine atladı. Ya muhabirlerin ve de redaktörlerin bilgisizliğinden ya da Bakanın telaffuz hatasından, bu terim bazı basın kuruluşlarında “nüfus casusluğu” olarak okuyuculara aktarıldı, doğal olarak da ilgisiz-komedi türünden yakıştırıcı yorumlar getirildi. Basının duyarlılığı, bu terimle, Bakanın sarfettiği “yeni bombaların patlayacağı” taahhüdünün ilişkilendirilmesi sonucu daha da katmerlenmişti. Ancak aradan geçen süre içinde, “Umut Operasyonu” dosyası yargıya sevkedilirken, “nüfuz casusları” konusu “fos” çıkmıştı, beklenen bombaların hiçbiri patlamamıştı.. Anlaşılan, Bakan, daha önce hiç duymadığı bu terimi bir danışmanından ya da yakınından duymuş, klasik bir bilgiçlikle anında etrafındakilere duyurmuştu. Bu yorum, hiç şüphesiz Bakanla ilgili yapılabilecek en iyi niyetli yorum; çünkü, Bakanın Türkiye’deki binlerle ifade olunan “nüfuz casusu” ya da “etki ajanı” ya da “yönlendirici ajan” kapsamında örneğin fethullahçıları da deşifre edip yargıya sevketmesi gerekirdi. Elbette bu mümkün değildi: Emniyette ve mülki kadrolarda fethullahçılara karşı terfi ve taltiften başka -MGK zorlaması sonucu birkaç işlem hariç- somut, kayda değer hiçbir operasyon yapmayan, şeriatı hiçbir şekilde birinci tehlike olarak kabul etmeyen, sadece 28 Şubat Kararlarına katılıyor görünen “dinibütün” imajlı bir İçişleri Bakanı’nın bu cemaatle geçmişine yönelik kamuoyundaki şüpheleri gidermesi beklenemezdi . Nitekim de öyle oldu… Aynı şekilde, kendi partisi içindeki “Alman Ekolü”ne mensup olmakla tanınan politikacıları da deşifre etmesi gerekirdi ki, sıra ABD, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Libya ve diğer hasım ülkelerin “etki ajanları”na, “yönlendirici ajanları”na gelsin!..
Hedef ülkeler kapsamında emperyalist amaçlı ülkelerin istihbarat servislerince dış operasyonlarda -tepe tepe kullanılan- bu ajanların ya da halk deyimi ile yerli işbirlikçilerin nasıl kancalandıkları, nerelerde yetiştirildikleri ve nasıl yönlendirildikleri-ödüllendirildikleri-himaye edildikleri, Türk kamuoyunca henüz bilinmiyor. O kadar bilinmiyor ki, bilmeyenler kapsamına -TSK ve MİT hariç- devletin en üst yetkilileri de dahil. Örneğin, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla yayınlanan son casusluk genelgesi, bu vurdumduymaz, sorumluluktan uzak bilinmezliğin bir şahikası (1). Genelgede, devlet görevlilerinin, yabancı diplomatlarla temastan kaçınmaları isteniyor, sanki sorunun çözümüne katkısı olacakmış gibi…
İşte, etki ajanlığı ile ilgili bilinmeyen ya da az bilinen hususlara ait genel çerçevede ele alınmış, teknik ayrıntı boğuntusundan uzak, yalın bilgiler:
A) “ETKİ AJANLARI” YA DA “YÖNLENDİRİCİ AJANLAR”IN PROFİLİ
Öncelikle kullanılan ajanları üç ana grupta toplamak gerekir: “Profesyoneller”, “Satınalınabilir Aydınlar” ve de “Sempatizanlar” (amatör muhipler). Profesyoneller yurtiçinden ya da yurtdışında yaşayanlar arasından seçilir ve bilahare kendi ülkelerinde özel eğitime tabi tutulur. “Satınalınabilir Aydınlar” özellikle ulus-devlete geçiş aşamasının sancısını çeken toplumlarda, özellikle de Üçüncü Dünya Ülkelerinde en çok rastlanılan metadırlar, borsa değerleri vardır; özellikle medyada, bürokraside ve siyaset sahnesinde boy gösterirler. Örneğin, “yönlendirici ajan” statüsünde etkili bir gazeteciye ya da medya patronuna sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu ve siyasal iktidarı doğrudan etkileyecek bir silâha da kavuşmuş olursunuz. Keza, bir tarikat-cemaat şeyhini satın almışsanız, yüzbinlerce müridini de “yularından tutma” ve de gelecekte güdümünüzde bir halk hareketi başlatma gücüne sahip olursunuz. “Sempatizanlar” ise hedef ülkelere yoğun biçimde yönlendirilen kültürel emperyalizmin kesintisiz silahı olan kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından (sinema, müzik, moda, internet, televizyon vb.) olumsuz biçimde etkilenen tüketicilerdir. Parasal ya da siyasal güç için en güçlü bir devletin himayesi altına girmeye can atanların yanısıra, örneğin “green card” için ulusal onurundan ve gururundan gönüllü olarak vazgeçebilenler de bu gruba girerler. İşte bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneğin ABD’nin her yıl gerçekleştirdiği tüm dünyada 50.000 şanslıyı (!) belirleyen lotaryaları hatırlamak yeterlidir. Etki ajanları, her üç kategoride de özellikle kendi ülkesine ve toplumuna aidiyet duygusu zayıf, parasal ve siyasal güç için her türlü ilişkiye girme eğilimli, ulusal bilinci gelişmemiş, tercihan da etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen kabul edilen sünni şeriatçılarla, sünniler karşısında kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler, nasturiler, bahailer, yehova şahitleri, bahailer vd.) özürlü azınlık ırkçıları arasından seçilirler.
Türkiye’deki etki ajanlarının tarihçesi, gerçekte Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine kadar gitmektedir. Ekonomik, hukuksal ve siyasal kapitilasyonlarla Osmanlı Devleti’nin elini kolunu bağlayan; etnik ayrılıkçılıkları kışkırtan; insan haklarını tek taraflı bir istismar ve baskı aracı olarak kullanan büyük devletler, az sayıda da olsa kendi etnik ajanlarını yetiştirmeyi, böylece kontrol unsurunu daha köklü biçimde elde tutmayı ihmal etmemişlerdir. Örneğin, Âli Paşa’nın, Fuat Paşa’nın ya da Mahmut Nedim Paşa’nın hangi hasım devletlerin muhibbi olduklarını gözönüne aldığınızda, etki ajanlığının geçmişi hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Keza, I. ve II. Meşrutiyet’te Osmanlı Meclisi Mebusanı’ndaki ayrılıkçı etki ajanlarının sayısının nitelik ve nicelik yönünden büyüklüğünü gördüğünüzde, hasım ülkelerin katettiği mesafe hakkında bir yargıya varacak olgunluğa sahip olduğunuzu kestirirsiniz. Sonra, I. Dünya Savaşı döneminde Anadolu’da 1000’i aşkın yabancı kolej olduğunu; örneğin Merzifon’daki Amerikan Koleji’nin Pontuscu Rum Çetelerinin, Tarsus’daki Amerikan Koleji’nin de Taşnak ve Hınçak Çetelerinin karargâhı olarak kullanıldığını öğrendiğinizde, Sivas Kongresi’nde “ille de Amerikan mandası isteriz” diye tutturan şekilde ulusçu-özde etki ajanı aydınlarımıza hiç mi hiç şaşırmazsınız. Sonra Mustafa Kemal Paşa hatırınıza gelir, gözünüzde, kalbinizde, tüm hücrelerinizde O’nu hisseder, O’nu daha bir başka tanır ve O’nunla onur ve gururla, sımsıcacık bir yurtseverlik duygusuyla, Türklük bilincinizle bütünleştiğinizi hissedersiniz.
Türkiye’de en çok etki ajanına sahip olan ABD, tüm dünya ülkelerinde ve Türkiye’de geleceğin yönetici adayı olarak kendi yandaşlarını yetiştirmede, ilk aşamada pilot vakıf-enstitü-üniversitelerini kullanmaktadır. Ama önce, adeta kurumsallaşmış ve gelenekselleşmiş bu seçimi ABD dışındaki tüm ülkelerde ilk gerçekleştiren Fulbright Vakfıdır. IQ’su yüksek, ingilizce düşünüp yorum yapabilecek düzeyde dil bilgisine sahip gençler, tüm hedef ülkelerde aynı yöntemle belirlenip eğitime alınır; ancak kişiliği uygun görülenler profesyonel eğitime tabi tutulur. Kısa bir süre öncesine kadar etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde klasik kalıplara sahip olan bu ülke, çıkarları doğrultusunda sözkonusu kalıpların dışına çıkmış görünmektedir. Çıkarları açısından iktidar kadrolarının yanısıra muhalefet kadroları ve hatta mafya mensuplarıyla bile ilişkiler kuran; her türlü uyuşturucu, siyasal cinayet, ihtilâl ve de silah pazarlaması gibi kirli işlere bulaşan; yine çıkarları için devletlerarası hukuka aldırış etmeksizin hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayıp tecavüzde bulunan bu ülke, etki ajanlığında artık “saf-bâkir” niteliğe sahip genç adayların yanısıra, “kontrol edilebilir istikrarsızlık stratejisi” gereği, işine yarayabilecek muhalefetteki tüm zararlı unsurlarla da dirsek teması halindedir. Örneğin katı mı katı, yobaz mı yobaz Talibanlar, Vahhabiler, Nakşi Araplar ve onların kapıları terörün her türlüsüne açık örgütleri. Kısaca, şeriatçı, sözde ABD karşıtı tüm yapılanmalar. Kendisine yönelik tehdidi, kendi kontrolü altında hedef ülkelere yönlendirmek, ABD güvenlik stratejisinin temel ilkesidir. Türkiye’de ise daha düne kadar ABD’yi düşman olarak gösteren malûm siyasal yapılanmanın sözde yenilikçi kanadı, her fırsatta en basit sağlık kontrolü için bile nedense Houston’a giden politikacılar, ileri yaşında dil öğrenmek için dersaneye gitmek yerine ABD’ni tercih eden, sonra çocuklarına okul aramak için tekrar tekrar giden siyasiler, keza fethullahçılar ve daha niceleri: Aynı zamanda, Almanya istihbarat servislerine büyük sadakatla hizmet verirken ABD’ne de yamanmaya çalışan süleymancılar, MHP’nin üst yönetimine kanca girişimleri, Fethullahçılara, dolayısıyla arkasındaki ABD.’ne övgüler düzmekte yarış yapan sağcı-solcu devlet yöneticileri, marksist olduklarını önesüren, kapitalizme sözde karşı PKK ve diğer kürtçü terör örgütleri. Hepsi ABD’de ve ABD dışında, yalnızca ABD kontrolünde…
Türkiye için seçilmişlere (!) bakıldığında, çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para bulamayanlara kadar uzanan yelpazede, Türkiye’nin iç ve dış politikasını ABD’nin çıkarlarına endeksleyenlerin yanısıra, eski deyimle tüyü bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak kadar tamahkâr, şehit cenazelerini sömürecek ölçüde aşırı muhteris, amacına ulaşma konusunda “dün dündür” diyebilecek kadar fırsatçı, işini (!) bilen memurunu elüstünde tutacak kadar erdem ve ahlâk yoksunu, devletin örtülü-örtüsüz tüm kıt kaynaklarını savuracak kadar hovarda, “prens” ünvanını alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı niceleri adeta bir resmi geçit yaparlar, gözlerinizin önünde. Bunların hepsini tanırsınız: Kimileri Türkiye’yi soyup tekrar yetiştikleri yere kaçarlar -ve tabii asla iadeleri sözkonusu olmaz- kimileri de misyonlarını -sanki Türkiye’nin değişmez yazgısıymışçasına- büyük bir sadakatla yerine getirmeye devam ederler. Diğer taraftan, bugün, ABD’de sayıları süratle yarım milyona yaklaşmakta olan küçümsenemeyecek ölçüde bir Türk topluluğu oluşmuştur. Gerek ABD’de yaşayan bu vatandaşlarımızla, öğrenimlerini bu ülkede yapıp da Türkiye’de hizmet veren vatandaşlarımızı, bu az sayıdaki “seçilmiş maşa” ile karıştırmamak gerekir. Her toplumda olduğu gibi bu gerçekten “düşmüş-düşürülmüş” maşaların bizden de çıkmasını doğal kabul etmek makul olacaktır.
Etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde kullanılan yöntem, biraz farklılıkları ile AB ülkeleri için de sözkonusudur. Kendi ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce Türk işçi ailesinin temel gereksinimi olan resmi Türk ilkokullarının bile açılmasına izin vermeyen, buna karşılık Türkiye’de her derecede eğitim kurumuna sahip olan Avrupa ülkeleri içinde başı İngiltere ve Almanya çekmektedir. Ülkemizde ingilizce, almanca, fransızca, italyanca gibi dillerin yaygınlaşması hatta eğitim dili olması için her türlü çabayı sarfeden AB ülkeleri, etki ajanları sayesinde Türkiye’nin olası tepkisinin ya da misilleme politikası uygulamasının önüne geçmektedir. Örneğin, dünyaya yayılmış ingilizce eğitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3 saat Türkçe) 300’e yakın okulun sahibi olan fethullahçıların, İngiltere’de Lordlar Kamarası’nda düzenlenen özel törenlerle hemen her yıl İngiliz dili ve kültürüne hizmet yüksek ödülü almaları sıradan bir tesadüf değildir. İngiliz istihbarat servisleri MI5 (iç) ve MI6 (dış), Türkiye’deki etki ajanlarını, ingilizce eğitim almış ya da İngiltere’de yüksek öğrenim yapmış adaylar arasından seçmektedir. AB’ye rağmen ABD’nin müttefiki olarak ön plana çıkan bu ülke, etki ajanlarını salt yüksek öğrenim mezunlarının yanısıra, Türkiye’deki kürtçülerden, şeriatçılardan, DHKP-C, TİKKO militanlarından ve hatta uyuşturucu mafya babaları arasından da seçmektedir. Almanya ise, etki ajanlığında ağırlıklı olarak kendi ülkesinde yaşayan 2.400.000 Türk vatandaşı arasındaki yüksek öğrenim gençliğini hedef almaktadır. Humboldt Vakfı, Heinrich Böll Vakfı gibi aracı kuruluşlar, uygun aday öğrencilerin yanısıra, maddi çıkar ve sürekli destek karşılığı saptadıkları Türk akademisyenlerini ve yerel politikacıları da, Alman Anayasayı Koruma Teşkilâtı (BfV) ve Dış İstihbarat Örgütü’nün (BND) kapsamlı eğitim programlarına dahil etmektedirler. Bugün Almanya’da Türkiye’deki tüm şeriatçı yapılanmalar (milli görüşçüler, kaplancılar, yeniasyacılar, fethullahçılar, hizbullahçılar, nakşiler, ticaniler, süleymancılar, kadiriler, İBDA-C’ciler, hizbüttahrirciler, nizam-ı alemciler vd.), bağlantılı ülkücüler, etnik sorunlu ayrılıkçılar (kürtçüler, pontusçular, arnavutçular, gürcüler, boşnaklar, pomaklar, tahtacılar, çerkezler vd.) marksist terör örgütleri (DHKP-C, TİKKO vd.) mevcuttur. Tümü de BfV’nin kontrolündedir. Böylece Almanya, üst düzey etki ajanlarının yanısıra, himayesindeki -daha doğrusu sevk ve idaresindeki- bu tür Cumhuriyet karşıtı militan yapılanmalar sayesinde Türkiye’yi de karıştırma ve yönlendirme gücüne olmuştur. Yunanistan ise Suriye’den farklı olarak, Rum kökenli gençlerimizi özel eğitime tabi tutmak yerine, Türkiye’deki rejim karşıtı tüm idelojik unsurlara (DHKP-C, TİKKO, PKK vd.) kucak açmakta; istihbarat servisi KİP’in sevk ve idaresinde başta bomba eğitimi olmak üzere terörist eğitimi olanağı ve parasal destek sunmakta; sığınmacılara geçici iskân yeri (Lavrion Kampı vd.) ile ilâveten Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüm olanaklarını sağlamaktadır. Almanya kadar geniş kapsamlı olmamakla birlikte, Fransız DST ve DGSE, İsveç’in FOE ve SABO, Bulgaristan’ın DS, Romanya’nın DIE, Hollanda’nın BVD servisleri de, kendi çaplarında etki ajanı ve de ajan-provokatör yetiştirme çabası içindedirler.
Müslüman ülkelerin Türkiye’de etki ajanı temininde en uygun mekânları, tarikatlara ait tekkeler, şeriatçı siyasi kuruluşlar, dernekler, vakıflar ve de maalesef bazı bölgelerde camilerdir… Türkiye’de sayısal yönden en çok etki ajanına, ajan provokatöre ve de eli kanlı teröriste sahip olan İran, bu iş için istihbarat servisleri SAVAMA ve VEVAK’ı görevlendirmiştir. Bu servis elemanlarının saptadıkları aday öğrenciler, Kum Kentindeki medreselerde dinsel eğitimden geçirildikten sonra askeri ve siyasal eğitime tabi tutulmaktadır (2). Şah döneminde sadece Türkiye’den kaçak yollardan giden şiiler (caferiler) profesyonel eğitime alınırken, günümüzde mezhep farklılığı “İslami Devrim” kıstasından hareketle artık önemsenmemektedir. Suudi Arabistan ise, adayları belirledikten sonra Cidde ve Riyad’daki üniversiteleri ile Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi’nde eğitime almaktadır. Suudi Arabistan’ın, profesyonel eğitiminde tıpkı İran’ın caferi olma koşulundan vazgeçmesi gibi, vahhabi olma koşulundan, taktik gereği vazgeçtiği gözlemlenmektedir. Bu ülkenin etki ajanları ile ilişkisinin sürekliliği, hac organizasyonları ile doğrudan ilgilidir. Suriye Muhaberatı ise, Irak’daki Saddam karşıtlarını “Birleşik Cephe” kapsamında çok yönlü eğitirken, Türkiye’de -özellikle de Hatay’daki- arap kökenli aday gençlerin eğitimleri ile de yakından ilgilenmekte; rejim karşıtı her türlü ideolojik ve etnik yapılanmaların özellikle askeri eğitimine lojistik destek vermektedir.
Adayları kendi ülkesinde özellikle eğitme çabası olmayan ülkelerin başında ise Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ile İsrail gelmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin İstihbarat Örgütü olan GRI, yönlendirici ajan adaylarını, dış ülkelerdeki maocu yapılanmalardan belirlemekte; birey olarak ele almaktan daha çok, örgütsel disiplini ve kullanımı öngörmektedir (3). Rusya Federasyonu, eski Sovyet dönemindeki ideolojik sevk üstünlüğünü kaybetmişse de, kendi topraklarında “askeri eğitim” ve “diplomatik koruma” ya da “gözyumma” gibi lojistik destekler karşılığında PKK gibi belli terörist yapılanmalara hâlâ söz geçirebilmektedir. İsrail’in MOSSAD’ı ise, dünyadaki tüm musevilerin birer profesyonel servis ajanı olduğu inancından hareketle, ırkçı yobazlığını sürdürerek, profesyonel etki ajanı yetiştirmek yerine satınalınabilir aydınları kullanmayı yeğlemektedir. Örnekleri çoğaltmak elbette ki mümkündür.
B) TÜRKİYE’DEKİ ETKİ AJANI BORSASI: FETHULLAHÇILAR…
Mevcut şeriatçı yapılanmalar içinde eğitime, dolayısıyla insana en fazla yatırımı yapan; ABD’nin tüm dünyada tarikatlara öngördüğü modeli ülkemizde en iyi uygulayan fethullahçılar, laik Cumhuriyetimizin öncelikli en büyük tehdidi konumunda. Arkalarındaki dış desteğin ABD olduğunu bugün artık Türkiye’de de, dünyada da bilmeyen yok. Bilindiği gibi, bu illegal yapılanmanın liderinin müritleri tarafından verilmiş “hocaefendi” ünvanı da Devrim Yasalarına göre suç. Ancak, suç olmasına karşın ülkemizdeki kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm resmi sorumluluklara karşın, sözkonusu elebaşıları tanımlamakta kasden “hocaefendi”yi kullanmakta ısrar etmeleri, diğer illegal şeriatçı yapılanmalar için de özendirici faktör oluşturmuştur. Artık, süleymancılar, nakşiler, vilayet imamları için bile hocaefendi ünvanını alenen kullanmaya başlamışlardır. Dolayısıyla yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti aleyhine faaliyet gösteren hocaefendilerin yanısıra, hatta ahirete intikal ettikten sonra bile müritleri tarafından bu ünvana lâyık (!) bulunan hocaefendilerin sayısında da tuhaf bir artış gözlemlenmektedir.
Konumuza dönersek, işte bu hocaefendilerden biri, bir yılı aşkın bir süredir ABD’de “zorunlu ikâmette”. Nedeni, şayet dönerse, büyük bir olasılıkla, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine sızma girişimine azmettirmek ve bu amaçla gizli teşekkül oluşturmak suçlaması ile açılacak davalardan yargılanacak. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Yargıtay’a, kendi deyimleri ile adliyeden mülkiyeye, maariften emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde dağıtımı yapılan bir gazete ile “yeryüzü kanalı” iddiasındaki bir televizyona, yılda 1 katrilyon TL’nı aşan ciro yapan yüzlerce şirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında okula, onbinlerce ışıkevine, yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde ve dışında üniversitelere, -çoğu iyi derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış ticaret uzmanı- onbinlerce profesyonel personele, en az 25 milyar dolarlık bir mal varlığına sahip bulunan bu illegal yapılanmanın hocaefendisi, iç ve dış desteklerine, DGM’de sırf vatanına dönebilmesi için özel (!) surette TCK 313’e indirgenen davasına rağmen, Türkiye’ye dönemiyor. Oysa, dönse, belki de Başbakan dahil TBMM’nde grubu bulunan tüm partilerin liderleri “geçmiş olsun” ziyareti için sıraya girecek. Ama nerede? İmralı’da mı, işte o dönmediği-dönemediği için de hiç kimse ziyaretçi kabul edeceği resmi koğuş binası hakkında bir tahmin yapamıyor.
Sözkonusu hocaefendilerden biri olan malûm zât, kalabalık maiyeti ile -buna 24 saat yanından eksik olmadığı söylenen doktorları dahil- Pennsylvania Eyaletinde Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor. Çiftliğin bulunduğu bölgenin FBI koruması altında, refakat memurlarının (conducting officer) gözetiminde olduğu ve buralardaki çiftliklerde yaşayanlara birinci derecede özel öneme sahip koruma programının (countursurveillance faaliyeti) uygulandığı kaydediliyor. Örneğin, telefon rehberinde hocaefendinin ya da bir başka Türkün adı yok. Özel çiftlik arazisine girme yasağını belirten levhaları ve de refakat memurlarını geçmek mümkün değil. Gerçekte bu çiftliğin, cemaatin gazetesinin sorumlularının da aralarında bulunduğu, ABD yasalarına göre kurulan “Altın Nesil Vakfı” adına FBI tarafından fethullahçılara 1991’in başında tahsis edildiği ve aynı yılın ortalarında YÖK ya da MEB bursu ile bu ülkeye gönderilen fethullahçı yüksek lisans öğrencilerinin bir yaz kampı oluşturarak sözkonusu çiftlikte örgütlenme toplantıları gerçekleştirdikleri biliniyor. Üstelik, CIA yetkililerinin Eyalet Valisi ile temasları sonucu, cemaatin eyalet sınırları içinde bu yıl bir de okul açtığı gelen -teyidi alınmış- duyumlar arasında.
Fethullahçılar, bugüne kadar A.B.D. derin devleti (NSA, CIA, FBI, SDDS, NSC vd.) ile ilişkilerini inkâr edecek bir açıklama yapmaktan sürekli kaçındılar. Hatta bu tür şüpheleri, hem de hocaefendilerinin ağzından “dünya jandarmasının arkalarında olduğu” kanısını uyandıracak, kamuoyunda kendilerine daha bir olağanüstü güç hamlettirecek açıklamalarla artırmak için özel çaba sarfettiler (4).
Diyelim ki böyle bir durum yok, ileride takiyye yaparak bu girift ilişkiyi inkâr edebilirler. Şimdi, fethullahçı yapılanmasının istihbarat tekniğine dayalı kısa bir irdelemesi, sizleri olası bir inkârın tüm dayanaklarını ortadan kaldıracak verilere götürecektir. İsterseniz en basitinden başlayalım, daha teknik ayrıntı ve bilgileri DGM Savcısı ile Askeri Savcıya bırakalım:
Hocaefendilerin tümünü “masum” varsayalım: A.B.D.’nde ikâmetin yasayla belirlenmiş katı koşulları bulunmaktadır. Hiç kimse yasal olarak, resmi başvuru yapmaksızın ve de gerekçesini belgelemeksizin -defactor statüsü hariç- bu ülkede altı aydan uzun bir süre kalamaz. Kaldı ki bu hocaefendilerin en ünlüsü, Haziran 1999’da Show TV’de Reha Muhtar’a yaptığı bir saati aşan açıklamada, 14 gün sonra Türkiye’ye döneceğini taahhüt etmiştir. Tabii ki hem de kamuoyuna yapılan bu taahhüt sahibi tarafından bugüne kadar hâlâ yerine getirilmiş değildir. Hocaefendilerin tümünün yeşil karta sahip olmaları teknik açıdan olanaksız, çünkü yasal koşullar uymamaktadır. Bu ülkede yaşayanlar, sıradan insanlar için lotarya şansı (!) dışında yeşil kart almanın zorluğunu ve formalitelerini çok iyi bilmektedirler. Gerçekte, ABD’de derin devlet koruması altındaki hocaefendilerin, “kaç!” komutunu aldıkları andan itibaren CIA “İltica ve Taraf Değiştirme Departmanı”nın acil (exfiltration) planına dahil olarak kendilerine tanıdığı kolaylıklardan yararlandıkları bilinmektedir. Bu arada, Merve Kavakçı gibi ABD vatandaşlığına alınmışlarsa o başka. O zaman her şey apaçık ortada olacağı için bu irdelemenin ayrıca bir anlamı kalmaz. Bu arada, ABD Büyükelçiği ve Konsoloslukları, hocaefendilerini ziyaret amacıyla cemaatten usulüne uygun gönderilen tüm ziyaretçilerin vize problemini -10 yıllık vize vererek- çözümlemektedir. Cemaatten sızan bilgilere göre, cemaate dahil dışticaretle iştigal eden tüm şirketler, temsilcilik açarak bu ülkeye sermaye aktaracakları taahhüdünde bulunmuşlardır. Hocaefendinin haleflerinden biri olan Amerika Kıta İmamı ve aynı zamanda cemaatin ABD Başkanı İ. İsmail Büyükçelebi, -Başkanlık (imamet ve riyaset) merkezi New Jersey’de bulunmaktadır- ülke (yeni vatan) çapındaki sistematik örgütlenme çalışmalarına 11 Haziran 2000’de ABD’nin en kuzeybatısındaki Seattle’daki bölge toplantısı ile start vermiştir. Bugüne kadar daha ziyade saf insanlarımızdan para çarpmak için düzenledikleri himmet toplantıları, örgütlenme toplantıları ile çeşitlilik göstermiş bulunmaktadır. Aynı toplantıların Kanada’yı da kapsayacağı, cemaatin burada da sermaye aktarımı yoluyla göçmen vizesi kolaylığından faydalanarak koloniler oluşturacağı önesürülmektedir. Zaman gazetesinden Nuh Gönültaş’ın deyimi ile “Amerika’nın zorunlu keşfi” başlamıştır. Herhalde hocaefendileri, tarihe pekçok sapkınlıklarının yanısıra, müritlerinin ikinci Kristof Kolomb’u olarak da geçme niyetindedir…
Hocaefendilerin aldıkları ilkokul mezunu emekli maaşı ile bunca süre ABD’de nasıl -hem de Mayo Fethullahçı Kliniği dahil- tedavi görüp, 24 saat süreyle doktor gözetiminde nasıl kalabildiğini; çiftlikte rutin harcamaların yanısıra, kâhya, aşçı gibi personelin maaşlarını nasıl ödeyebildiğini; her hafta onlarca, bazen yüzlerce misafirin ağırlama masrafını nasıl karşılayabildiğini kerametle açıklayan müritlere inanmak ne derecede olanaklı?!. Keza, ilkokul mezunu olmanın verdiği yabancı dil düzeyi (!) ile İngilizcenin güncel terminolojisini de kullanarak “Fountain” dergisine yazdığı akademik (!) düzeydeki makalelerin kerameti -her ne kadar inanmasak da- nereden geliyor? Amazon şirketi, ingilizce yazılmış kitaplarını nasıl pazarlıyor? CIA ile organik dayanışma içindeki ABD üniversitelerinden hangilerinde hocaefendilerinin bilimsel (!) çalışmaları ile ilgili onlarca doktora çalışması yürütülüyor? Paul Henze, Graham Fuller, Lois Freeh, Carey Cavanaugh gibi ünlü istihbaratçı ve malûm kişilerle, hatta çiftlikte beraber kalıp, eyaletleri birlikte gezdikleri istihbarat memurları (handolder) ile hangi dil düzeyi ile iletişim kuruluyor? Hiç şüphesiz bunlar küçük ve önemsiz sorular.
Fethullahçı yapılanma, CIA’nın öngördüğü tarikat (sözde sivil toplum cemaati) modeline -Mormon, Moon, Scientology vd. gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil toplum örgütü (NGO) olarak yeniden yapılandırmak; küreselleşme sürecinde mevcut düzene karşı çatışma görünümü yaratmadan uysallaştırmak… Öncelikle müridin toplumsallaşması ile başlatılan süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluşan halkalar gibi müridi kuşatan çevreler yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler;
Sosyal çevre/yakın çevre olarak ailenin ve müridin içinde bulunduğu bir anlamda özel alan olan cemaat;
Cemaatın kendi ekonomik, eğitim, sağlık, teknolojik, politik ve kültürel sistemlerine dayalı kamusal alan (cemaatın kendi gereksinimlerini karşılarken, bu sistemler aracılığıyla cemaatin sürdürülebilirliğine, gelişmesine ve yayılmasına olanak sağlamaktadır);
Tüm bunları da içine alan, cemaatın inanç-düşünce sistemine göre oluşturulan yönetim sisteminden oluşmaktadır.
Yönetim sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen hiyerarşik sıralama önem taşımaktadır. ABD için hiyerarşinin sadece tepesini kontrol altında tutmak yeterlidir, çünkü cemaat disiplini nedeniyle tabanda sıkıntı yaşanmayacaktır. Oysa, ulus-devlet yapılanması içinde sömürüye dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla da hedef ülkeye yönelik her yatırımının maliyeti ve riski yüksek olacaktır. ABD’nin tarikatlara öngördüğü modelde, önemli olan hiyerarşinin tepesinde yer alan tek karar vericiyi ve veliahtlarını-varislerini sımsıkı kontrol altında tutabilmektir. Bu modelde, hocaefendinin yanısıra, kıta imamları ülke imamları ve de az sayıdaki danışman ABD’ne (CIA) muhataptır. Dolayısıyla istihbari gizlilik sadece bu üst kesim için sözkonusudur. Daha altta yer alan bölge imamları, il-esnaf-semt-ev imamları, ortaokul-lise ağabeyleri, serrehberler ve şakirtler, cemaatin özgün gizlilik kuralları çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Örneğin, ışıkevlerinin gizliliği, en az emniyetteki kadroların gizliliği kadar önem taşımaktadır. Yurtdışı faaliyet göstermeye tam yetkili muhatapların mutlaka kod adları (alias) bulunmaktadır. Örneğin, hocaefendilerinden birinin Türkçe kod adları arasında “Abdülfettah Şahin”, “***” (üç yıldız), “Molla”, “Dahhak” (arapça gülen anlamında) bulunmaktadır (CIA nezdinde geçerli ingilizce kod adları henüz deşifre olmamıştır).
Pennsylvania’daki çiftlik adresinin gizliliği, en tepedeki hocaefendinin Türkiye’deki eski ikâmetgahı konusu için de geçerlidir. Örneğin, resmi makamlara (mahkemelere) hâlâ ikâmet adresi olarak (Accommodation Adress) bir aracı adres verilmektedir. Adres incelendiğinde, İzmir’de faaliyet gösteren cemaate ait bir yayınevi çıkmaktadır. Tüm resmi yazışmalar, İzmir Kemeraltı’daki bu adres üzerinden yapılmaktadır. Hatta adıgeçen, ABD’de yaşadığı halde, bu ikâmet adresinde hala 150.000.000 TL (yüzellimilyon TL) maaşla redaktör olarak çalışıyor gösterilmektedir. Aynı kişinin İstanbul’daki resmi ikâmetgahı ise kayıtlarda yeralmazken, okul, dernek ve vakıf binalarında kendisine tahsis edilen özel katlarda kaldığı, faaliyetlerini buralardan sürdürdüğü ve her ziyaretçi grubundan sonra sık sık adres değiştirdiği bilinmektedir. Legal, devlet karşıtı olmayan, salt dinsel ya da siyasal faaliyetlerde bile bu olağanüstü gizliliğe gerek duyulmazken, fethullahçıların bu aşırı duyarlılığının özel nedenleri olsa gerektir. Bu örgütsel yapı ve gizliliğe verilen aşırı önem, fethullahçıların bir Ajan Şebekesi (Agent Net) olduğuna ilişkin kuşkuları kuvvetlendirmektedir.
Sayıştay ve Danıştay başta olmak üzere adli ve idari yargıya, Anayasa Mahkemesi’ne, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları dahil devletin stratejik önemi haiz tüm kurum ve kuruluşlarına ötedenberi sızma çabası içinde bulunan fethullahçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri içinse özel bir (infiltration) stratejisi izlemektedirler. Saptanan fethullahçı ajanların ordu ile ilişkisi Yüksek Askeri Şura kararları ile kesilse de, bu stratejinin mimarlarının ve yöneticilerinin yaptıkları bugüne kadar yanlarına kâr kalmaktaydı. Şimdi, gecikmeli de olsa, bu sızma girişimlerinin sorumluları da -başta hocaefendileri, bölge ve il imamları, askeri okul sınavları için özel ders veren dersane yönetici ve öğretmenleri olmak üzere- geriye dönük olarak hesap vereceklerdir (gelecek sayıda, fethullahçılara uygulanacak askeri ceza mevzuatının yanısıra, İmralı ve diğer askeri hapisanelerde –beyazsaray- konuklar için uygulanan günlük program verilecektir. Takip eden yazılarda da fethullahçı yapılanmanın tüm sorumluları; şûra üyeleri, kıta ve ülke imamları, bölge ve il imamları, medya ve eğitim sorumluları, temsilciler, emniyetçiler ve de üst düzey bürokratların isimleri çarşaf listeler halinde deşifre edilecektir -N.H.).
Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre, hocaefendileri, yakın zaman öncesine kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı; bir başka ifadeyle gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amacın örtülmesine yönelik olarak (second cover)- Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre daha devam etti. CIA bağlantısı, fethullahçıların ve de hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmeleri (defection in place) sonucuna yol açtı; ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk silahlı Kuvvetleri ve MİT farkedinceye kadar kamuoyu onları “barışın, hoşgörünün, uzlaşmanın” simgesi olarak tanımaya devam etti…
Fethullahçılar, bir yandan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmaya çalışırken, diğer taraftan malûm hasım ülke istihbaratçıları tarafından öngörülüp geliştirilen (active opposition) stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniş oluşumunu da hızlandırdılar. Pompalı tüfek satışlarındaki patlamanın, yaz kamplarında uzak doğu dövüş sanatlarının öğretilmesinin yanında, çok daha etkili olarak Polis Kolejlerine ve Polis Akademisine el attılar. Alternatif silahlı kuvvetler, böylece 1975’lerden itibaren giderek güç kazandı. Buralardan mezun olan fethullahçılar, tercihan polis okullarına, eğitim, istihbarat, personel, bilgi-işlem birimlerine dağılıp kadrolaştılar. Emniyet içindeki nakşi-fethullahçı çıkar kavgasına dayalı anlaşmazlık sonucunda, yakın tarihte ilk ve son kez olarak fethullahçılar aleyhine -eksik de olsa- bir rapor yayınlandı. Ancak bu raporu yayınlayanlar, yaklaşık on yıldır süregelen ama hiç kimseyi rahatsız etmediği anlaşılan “telekulak” skandalı gerekçe gösterilerek tasfiye edildiler. Cüretlerini iyice artıran fethullahçı emniyetçiler, son kaset olayından sonra ABD’ne sığınan hocaefendilerine resmi koruma sağlama çabası sergilediler. Hiç şüphesiz, hakkında DGM tarafından hazırlık soruşturması yürütülen hocaefendiyi devletten maaş alan emniyetçilerin tabiri caizse -kulağından tutup- Türkiye’ye getirmeleri gerekmekteydi. Ama öyle olmadı, devletin parasıyla -hem de tüm yasal harcamaları karşılanarak- bu ülkeye gönderilen bir başkomiserin moral anlamda “koruma” görevini üstlenmesi, etki ajanlarının gücünü gösteren bir çelişkiyi de ortaya koydu. Özellikle sözkonusu başkomiserin görevini uzatma belgesinin altında imzası olan Sadettin Tantan’ın hâlâ görevini sürdürüyor olması ve de diğer imza sahibinin (dönemin İçişleri Müsteşarı) şimdi Ankara Valiliği görevinde bulunması, sözkonusu çelişkinin boyutlarını gösteren çarpıcı örnek oldu. Bilindiği kadarı ile, gerek basında yeralan emniyetçi fethullahçılara ilişkin haberlere, gerek devletin diğer istihbarat kuruluşlarının arşivinde mevcut bilgi ve belgelere ve gerekse de MGK’nın yakın takibine rağmen, Emniyet Disiplin Yönetmeliği, bu şeriatçı organize suç örgütü üyelerine değil de, onlara karşı olan memurlara karşı işletildi. Örneğin, geçtiğimiz yılın sonunda, fethullahçı kadrolaşmaya karşı dikkat çeken Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün ünlü raporuna katkıda bulunan emniyetçilerin tamamı dahil, 38 kişiye çeşitli disiplin cezaları verilirken, aralarında hiç fethullahçının bulunmaması oldukça dikkat çekiciydi. Oysa, “telekulak” olayının gerçek faillerinin fethullahçılar olduğunu duymayan kalmamıştı. Hatta, Alaattin Çakıcı ile Eyüp Aşık arasındaki telefon görüşmesinin kasetlerinin, keza Korkmaz Yiğit ile ilgili kasetlerin hükûmeti sonlandıracak sonuçlar vermesi, fethullahçıların MİT ve Genel Kurmay İstihbaratı’na muadil ve alternatif bir sivil istihbarat örgütü kurma çabalarını hızlandırdığı kaydedilmişti. Bu örgütün, (audio surveillance) hizmeti, cemaati gizlemeye yönelik yanıltıcı bilgi (build up material) üretme hizmeti dahil, tüm teknik hizmetlerini fethullahçı emniyetçilerin yürüteceği, siyasilere ve de hedef kişilere yönelik tehdit-şantaj amaçlı özel bilgi bankası gibi çalışılacağı öğrenilmişti. Bu duyumların üzerine gidildi mi? Kim gidecekti? Başbakan mı, yoksa yardımcıları mı, yoksa İçişleri Bakanı mı? Yoksa, diyorsunuz, “mütareke İstanbulunun işbirlikçi Osmanlı devlet adamlarının ruhları Ankara’da mı dolaşmakta?!.”
Fethullahçıların ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici ajanı ya da kısaca nüfuz casusu olmadığını bugüne kadar iddia eden çıkmadı. Hatta kendi yayın organlarında bile bu yolda bir inkâr sözkonusu olmadı. Fethullahçılar, hocaefendileri ABD’nde (refugee) statüsünde kalıcı olmadığını iddia etseler de, CIA nezdinde tüm fethullahçılar, (walk-in) tabir edilen bir kategoride tutulmaktadırlar; yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetini talep ederek gelmişlerdir. Fethullahçılara göre, nasıl Humeyni zorunlu sürgün sonrası bir gün İran’a dönmüşse, hocaefendileri de öyle anlı-şanlı bir biçimde dönecek ve doğrudan Çankaya’ya oturacaktır. Bu beklentinin devamında, ABD ise, küreselleşme önünde en tehlikeli bir ulus-devleti ortadan kaldırmanın, yerine kendi ılımlı, uysal müslüman patriğini getirmenin nimetlerini görecektir. Ancak çift taraflı bu beklentiler, fethullahçı gerçeğini ifadeye yeterli olmamaktadır. Fethullahçılar, asla ve asla ABD’ye sığmayacak, CIA ile yetinmeyecek büyük ihtiraslara sahiptirler. “Kâinat İmamlığı”nı hiyerarşide en üst makam olarak kabul eden fethullahçılar, her konuda olduğu gibi ajanlık konusunda büyük düşünmekte ve büyüğe oynamaktadırlar. Bir yandan ABD ile ilişkiyi sürdüren fethullahçılar, diğer yandan Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi, Musevi Hahambaşısı derken, farklı ülkelerin istihbarat servisleri tarafından yönetilen-yönlendirilen çeşitli uluslararası kuruluşlarla da paslaşmaya başlamışlardır. Kimi zaman Lordlar Kamarası’nda İngiltere Kraliçesi adına Lord Rotherham’ın elinden “İngiltere’ye Üstün Hizmet Ödülü” alan fethullahçılar, kimi zaman İspanya’da “Leaders Club”, “Editorial Office” gibi kuruluşlardan ya da Orta Asya’da faaliyet gösteren “Booruker Vakfı” gibi NGO (!)’lardan ödül almaktadırlar. Örneğin, Özbekistan’da 21 okulun, Hong Kong’da ise 1 okulun kapatılmasından sonra, gerek Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve gerekse Özbekistan’ın üzerinde büyük nüfuz sahibi olan Almanya ile de temas kuran fethullahçılar, Alman dış istihbarat servisi olan BND’nin tavassutuyla, ilk adımda Afganistan’daki okul sayısını 6’ya yükseltmişlerdir. BND bağlantısı dolayısıyla Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan “Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilâtı”nın desteğini de otomatikman alan fethullahçılar, yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı bu ülkede, himmet parası toplama ve yandaş-mürit kazanma amacına yönelik olarak Köln, Hanover, Münih, Ausburg, Stuttgart gibi Türklerin yoğun olara yaşadıkları tüm şehirlerde “Y. Burg A.Ş.” gibi şirketlerin yanısıra, “Dost Yolu Derneği”, “Türk Alman Akademisyenler Birliği”, “İslâm Din Birliği” gibi çok sayıda aktif çalışan örgüte sahip olmuşlardır. Anlaşılacağı üzere, fethullahçılar sadece CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan değil, (double-agent) olarak da piyasalarını yükseltmişlerdir. İngiltere’de de okul açan ve Londra’da büyük bir merkez binası satın alan fethullahçılar, İngiltere’nin dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren MI5 ve dış istihbarat servisi MI6’nın Uzak Doğuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (CIFE) ve Orta Doğuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (MEIC) ile okullar konusunda müşterek çalışma yürütmektedirler. Daha çok yakın zamana kadar Nakşibendiler ve İsmailiye mezhebi mensupları üzerinde tartışmasız kontrol gücüne sahip olan İngiltere, fethullahçıları desteklemekle Türk müslümanları konusunda da söz sahibi olma niyet ve iradesini ortaya koymuştur. Örneğin Lord Rotherham, Londra’daki sözkonusu ödül töreninde, fethullahçıların toplam okul sayısını kendi okulları gibi kabul ile övünerek “50’den fazla ülkede 500’den fazla müessese” olarak açıklamıştır. Keza, fethullahçıların Balkanlarda Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova gibi ülkelerdeki okullarının sayısını artırma çabalarının yanısıra, Yunanistan’da da okul açma pazarlıkları bilinmektedir. Fethullahçıların şirket-okul açma, örgütlenme çabası içinde oldukları diğer ülkeler ise aynen şöyledir: Fransa, Belçika, İsveç, Norveç, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İspanya, Kanada, Çin ve Japonya. Tüm bu ülkelerdeki okulların açılmasında Türkiye’nin sözkonusu ülkelerle imzaladığı ikili kültürel antlaşmalar kesinlikle devredışıdır. Dolayısıyla fethullahçıların yurtdışındaki okullarında Milli Eğitim Bakanlığı’nın herhangi bir denetimi de sözkonusu değildir. Diyelim ki olsa bile bu denetimi yapacak birimin başında hâlâ militan bir fethullahçının bulunması, devletin ve sistemin aczi adına oldukça manidardır. Dolayısıyla tüm bu okulların açılma izni ve denetimi, ilgili devletlerin istihbarat servislerine aittir. Dolayısıyla, fethullahçıların ikili ajan rolü oynadıklarına inanmak da doğru olmaz, onlar multi-ajan statüsü ve işlevi dahilinde hareket etmektedirler. Fethullahçılar, Türkiye’nin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır. İyi derecede yabancı dil bilen, hocaefendilerine “dog” sadakati ile bağlı, okul ve şirket açma izni karşılığında her şeye, kendi devletine, ulusuna, gerektiğinde kendi söylemlerine bile ihanet edebilen -örneğin, Doğu Türkistan Türklerini, Kosova Türklerini, Kerkük Türklerini yok sayacak kadar sağırlaşabilen- fethullahçılar, artık ulusal bir cemaat değildirler. Olsa olsa uluslararası bir ajan borsası: Okul-şirket açma izni ver, istediğin kadar ajanı tepe tepe kullan!..
C) ETKİ AJANLARI İLE MÜCADELEDE ALMANYA VE ABD ÖRNEKLERİ
Türkiye dahilinde kontr-espiyonaj faaliyetlerini yürütmek MİT’nın asli görevidir. Askeri alanlarda da hiç şüphesiz TSK istihbarat kuruluşları faaliyet gösterme yetkisine sahiptir? Ya etki ajanları ya da nüfuz casusları için?!. Türkiye’de maalesef böyle bir misyonu olan resmi kurum yok!.. Olmadığı için de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendini savunma mekanizması felç olmuş durumda!.. İşte, hedef ülkelerde etki ajanlarını en yoğun biçimde kullanan ve kendi ülkesinde ise hasım ülkelerin etki ajanlarına hayat hakkı tanımayan iki örnek: Almanya ve ABD.
Almanya Örneği:
Almanya’da kontr-espiyonaj, etki ajanlığı ve benzeri faaliyetlerle mücadeleyi üstlenen Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı BfV (Bundesamt für Verfassungsschutz)’ın yanısıra, ulusal polis örgütü ve de dış istihbarat servisi BND (Bundesnachrichtendienst) arasında koordinasyonu sağlamakla yükümlü ve de geniş yetkiye sahip -Ernest Uhrlau’nun yönetiminde- ayrı bir birim daha bulunmaktadır. Almanya’daki Türklere yönelik olarak bu istihbarat servislerinin koordineli biçimde yürüttükleri faaliyet sonrasında, Türkiye’deki siyasal-dinsel ve de etnik bölünmüşlüğün küçük bir modeli oluşturulmuştur. Almanya’da faaliyet gösteren her türlü şeriatçı-mezhepçi, nizâm-ı âlem ülkücüsü, ikinci cumhuriyetçi, bölücü, marksist terör örgütleri, yine Türk kimliğine, Türk Devletine, Cumhuriyete, laik hukuk sistemine, kısaca Türkiye’ye karşıdırlar. Yalnız bir farkla, kuklalaştırılmış sözkonusu örgütlerin tamamı, Alman istihbarat servislerince sımsıkı kontrol altında -Türkiye’ye karşı- sevk ve idare edilmektedirler. Alman istihbarat servislerinin kontr-espiyonaj ve etki ajanlığı faaliyetlerine karşı kendi ülkesindeki duyarlılığı, kabuledilebilir sınırlar dışında, adeta paranoya derecesindedir. Örneğin, kendi vatandaşlarının sorunları ile ilgilenmek gibi asli görevlerini yerine getiren diplomatlarımızdan yedisi, bu yılın başında, iki grup halinde (önce üç, sonra dört) olmak üzere- casusluk suçlamasıyla sınırdışı edilmek istenmiştir. Türkiye, bu iş için bizzat Ankara’ya gelen Almanya İstihbarat Servisleri Koordinatörü Ernest Uhrlau’nun baskılarına -koşullu da olsa- sonuçta boyun eğmiş; diplomatlarımız geri çekilmiştir. Resmi gerekçe her ne kadar, sözkonusu diplomatlarımızın, 350 Türk vatandaşının ölümünden doğrudan sorumlu olan PKK’nın sözde komutanı Cemal kod adlı Murat Karayılan’ı izleyerek casusluk (!) faaliyetinde bulunmaları ise de, gerçek gerekçenin bir misillemeden ibaret olduğu yadsınamayacak ölçüde açıktır: Önceki MİT Müsteşarı döneminde, MİT’i kontrol altında tutma ve yönlendirme çabalarındaki başarıları bilinen BND, halihazırdaki MİT Müsteşarı döneminde -ki bu dönemde Almanya’nın desteğindeki PKK’nın üst düzey yöneticilerine yönelik iki başarılı sınırdışı operasyonu: “Yarasa Operasyonu” (Şemdin Sakık ve Arif Sakık), “Safari Operasyonu” (Abdullah Öcalan) gerçekleştirilmiştir- kendilerine yönelik tüm bilgi akışının kesilmesinden dolayı paniklerken, üstüne üstlük PKK’nın bir başka katili olan Cevat Soysal’ın 21 Temmuz 1999’da Moldova’da MİT görevlilerince derdest edilerek Türkiye’ye getirilmesi ile tüm dünya istihbarat servislerinin önünde resmen aşağılanmıştır. Zira, Soysal’ın yakalanmasının açıklaması, Almanya’nın Dışişleri Bakanı Joschka Fisher’in Türkiye ziyareti sırasında -özellikle- yapılmıştır. Ve Alman Bakana, cani Soysal’ın üzerinden çıkan Mönchengladbach (Eyalet Ofisi-LfV) mahreçli 0790937 No.lu seyahat belgesi gösterilerek açıklama istenmiştir. Ve MİT Müsteşarı, bu gelişmelere tavır olarak Almanya’ya yapacağı planlı gezisini iptal etmiştir. İlk kez Türkiye’ye yönelik düşmanca faaliyetlerden dolayı hem de resmi bir belgenin hesabının sorulması ve de tavır konulması, işte sözkonusu misillemenin kaynağını oluşturmuştur. Bu konularda Almanya’nın tek yanlı kuraltanımazlığı, diplomatik nezaketsizliği, hatta saldırganlığı yeni bir olgu değildir, tıpkı son olmayacağı gibi. Hâlâ hatırlardadır, 1989’da Stuttgart Başkonsolosluğumuzda görev yapan iki, Berlin Konsolosluğumuzda görev yapan iki, Bonn’da, Nürnberg’de, Hamburg’da ve Köln’de görev yapan birer diplomatımız olmak üzere, toplan sekiz diplomatımızın “casus” suçlaması ile Türkiye’ye dönmeleri sağlanmıştı. Keza, 1994’de Bonn’daki Büyükelçiliğimizde iki, Berlin’de ise bir diplomatımız, yine “casusluk” suçlaması ile geri gönderilmişti.
Gelelim Türkiye’deki “Almanya”ya. Türkiye’nin Almanya’nın ulusal bütünlüğü aleyhine hiçbir amacı ya da girişimi yok. Almanların irredandist-şoven ırkçılığı ise, sadece insan hakları ve de işçilerimizin can güvenliği ile sınırlı olarak takip ediliyor, hepsi o kadar. Türkiye’nin 2.400.000 vatandaşının mevcudiyetine karşın, Almanya’da geçerli bir etki ajanı programı bile bulunmuyor. Her ne kadar tek yanlı çalışan Gümrük Birliği Anlaşması dolayısıyla aksi mümkün olmasa da, Alman şirketlerine yönelik ihale ya da ithal kısıtlaması sözkonusu değil. Kısaca hiçbir olumsuz önyargımız olmadığı gibi, olumsuz yaptırım politikamız da yok. Türkiye’nin Almanya’daki vatandaşlarının ulusal kimliklerinin korunması, huzur ve can güvenliklerinin sağlanması yolunda izlemede bulunması sadece bir hak değil, uluslararası mevzuata göre de kabul edilmiş bir yükümlülük. Tıpkı, Almanya’nın Türkiye’de yaşayan 100.000 civarındaki etnik Alman vatandaşını izleme, koruma, hak ve hukukunu savunma yükümlülüğü gibi. Türkiye Almanya’nın bu yükümlülüğüne saygı duyuyor. Almanya ise asla. Almanya, Rusya Federasyonu, ABD, Çin, İran gibi stratejik önemi olan ülkeler gibi Türkiye’de de görev yapan tüm diplomatlarını (Büyükelçi, Müsteşar, Başkonsolos ve tüm Konsoloslar, her derecedeki Sekreterler, Basın-Eğitim-Kültür Ataşeleri) BND kadrosundan atamaktadır. Askeri ataşelerinin bile ANBw (Amt für Fernmeldwesen Bundeswehr) mensubu olduğu tüm ilgililerce bilinmektedir. Örneğin, bu ülkenin Ankara Büyükelçiliği’ne bu yılın başında atanan Dr. Rudolf Schmidt’in ilk işi, KDP’nin İrtibat Bürosu’nda (sözde Kürdistan Büyükelçiliği) verilen izinsiz nevruz resepsiyonuna katılmak olmuştur. Arkasından, Alman Dışişleri Müsteşarının “artık kürtler için federasyonun tartışmaya açılması” talebi gelmiştir. Büyükelçi, 27.6.2000’de, Diyarbakır’da 39.5 milyon DM’a malolacak atıksu arıtma tesisinin temel atma törenine, “kürdistan” mizanseni içinde katılarak şov yapmıştır. Bir başka deyişle, bölge halkına ülkesi adına doğrudan destek mesajı vermiştir. Akabinde, Alman Kalkınma Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Peter Trevner başkanlığındaki heyetin sözde yatırım amaçlı gezisi -hem de iki ay içinde iki kez- sözkonusu olurken, bunu diğer Alman heyetleri izlemiştir. Nedense ziyaretler, Mondros Mütarekesi ile Sevr Antlaşması’nda yeralan “vilayat-ı sitte”ye yapılmaktadır, yoksa ekonomik açıdan çok daha geri olan Kastamonu’ya, Bolu’ya, Yozgat’a değil. Türkiye’deki şeriatçı yapılanmalarla doğrudan ilişki içinde bulunan BND ajanları, bir başka koldan “misyonerlik” kisvesi altında da faaliyet sürdürmektedirler. Alman Sefaretinin diplomatik dokunulmazlığı ile gerçekten dokunulamayan BND misyonerleri, binlerce Türk vatandaşını İslâmiyetten koparmayı başarmışlardır. Örneğin, sözde depremin yaralarını sarma gibi son derecede insancıl amaçlarla izin alarak Adapazarı’na gelip de burada psikolojik sorunlarını devam eden depremzedelere din değiştirme telkinatı yapan BND bağlantılı üç örgüt: “Alman Protestan Kilisesi”, “Federal Alman Kilisesi” ve “Türkiye-Alman Kiliseleri Birliği”, yıkıcı faaliyetlerini el’an sürdürmektedirler. Türkiye, bugüne kadar hiçbir Alman diplomatını ve de görevlisini sınırdışı etme irade ve kararlılığını gösterememiştir. Bu, nasıl bir sorumsuzluk ve onursuzluktur?
Kaydedilen o ki, BND’nin kontrolünde Türkiye’de etki ajanı bulan-yetiştiren, sevk ve idare eden “Humboldt Vakfı”, “Konrad Adenauer Vakfı”, “Heinrich Böll Vakfı” gibi vakıfların yanısıra, gazeteci, araştırmacı, arkeolog, sosyolog, işadamı, çevreci vb. kimliğinde -yüzlerce değil- binlerce BND ajanı Türkiye’de, Türkiye aleyhine faaliyet yürütmektedir. Ama Türkiye, misilleme politikası uygulamamaktadır; daha doğru deyişle, -karar mekanizmalarına yuvalanan Alman etki ajanlarının engellemesiyle- uygulayamamaktadır. Hatta o kadar ki, İçişleri Bakanlığı’nın 24.3.2000 tarihinde yürürlüğe koyduğu, Türkiye’ye girilmesine izin verilmeyecek 56 kişilik sakıncalılar listesinde, Yeni Zellanda’dan Romanya’ya kadar pekçok ülkeden isim bulunurken bir tek Alman’ın ismine rastlanılmamaktadır (5). Bunun adı, vatanseverlik ya da devlet adamlılığı değildir. Bağımsızlığın, bağımsız dışpolitikanın olmazsa olmaz türünden en önemli ilkesinin biri ulusal güç kaynaklarını harekete geçirmekse, en az onun kadar önemli olan bir diğeri misilleme yapmaktır. Hem ulusal güç kaynaklarını harekete geçiremeyeceksiniz ve hem de misilleme politikalarını üretip yürürlüğe koyamayacaksınız. Bunun adı, olsa olsa manda zihniyetli maşalıktır, etki ajanlığıdır ya da gafil olmaktır.
ABD Örneği:
Dünya ülkelerinin tümünde, en çok etki ajanına sahip olan ülke ABD’dir. Bu ülke, dünyada en çok devletlerarası hukuk ihlâli yapan; hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan; insan hakları konusundaki olumsuz siciline karşın diğer ülkeleri bu konuda eleştirmeyi dünya jandarmalığının gereği kabul eden; dünyayı sömürmeyi Tanrı’nın kendilerine verdiği bir hak olarak gören, politik ve ekonomik megolomaniye sahip bir ülkedir. Örneğin, ABD’deki klu-klux-klan örgütü gibi ırkçı örgütlerin kanlı eylemleri; zencilere ve kızılderililere ve de hispanik kökenlilere uygulanan ayrımcı muameleler; Vietnamda 5000 masum köylüyü katleden cani teğmene (My Lai Katliamı) verilmeyen idam cezasının, özellikle hispaniklere ve zencilere -son örnek Mumia Abu Jamal- verilmesi; kızılderililere yapılan insanlık suçunun -tarih boyunca soykırıma maruz bırakılan bu halkın bugün tamamı tecrit kamplarında (rezervation camp) tutulmakta olup, nüfusunun % 56’sı işsiz, % 44’ü ise alkoliktir. Ortalama yaşam, kampların olumsuz koşulları nedeniyle, beyazların yaşam süresinden 20 yıl daha kısadır- hala devam ettirilmekte olması; derin devlet olgusundan kaynaklanan siyasal suikastlar ve yasadışı operasyonlar; kadınlara uygulanan ayrımcı ücret-terfi politikaları ve daha nice örnekler… ABD’nin etki ajanlarının çabaları sayesinde, bu eksiklikler, ihlâller -bir iki istisna dışında- tüm dünyada tartışılmaz, irdelenmez, hatta gündeme bile getirilmez.
Tüm dünyada profesyonel ilişkinin sürdürüldüğü yüzbini aşkın ABD etki ajanından sözedilmektedir. Sadece Kuzey Irak’da, güvenlik gerekçesiyle Türkiye üzerinden götürülen ajan sayısının 5.000’in üzerinde olduğu dikkate alınacak olursa, tüm ülkelere ait bu tahmini rakamın abartılı olmadığı anlaşılacaktır. Aynı ABD, kendi ülkesinde yabancılara çalıştığı kuşkusu hissedilen etki ajanlarına ise kesinlikle hayat hakkı tanımamaktadır. Bu tür şüphelilerle mücadele görevi, FBI (Federal Bureau of Investigation), DIA (Defense Intelligence Agency), NSA (National Security Agency)’dir. Ayrıca ABD vatandaşı olmayan şüpheliler için SDDS (State Departmen Diplomatic Security) de devreye girmektedir. Bırakınız ABD’nde yabancı bir devletin etki ajanı olmayı, en belgesel bir eleştiri getirmeniz halinde bile size yönelik derin devlet yaptırımlarının arkası gelmeyecektir. Örneğin, bir ABD vatandaşı olan Dr. Michael Parenti, ABD sistemini yargıladığı “Kirli Gerçekler” gibi kitapları nedeniyle takibata maruz kalmış; özel ya da devlet üniversitelerinde ders vermesi yasaklanmıştır. Bu ülkede, ancak CIA ile bağlantılı olmak koşuluyla Dr. Chomsky gibi seçilmiş sözde muhaliflere rejimi muvazaalı biçimde eleştirme (!) hakkı tanınmaktadır. Son olarak, Arlington’da faaliyet gösteren “Turkish Cultural and Political Center”ın yayın organı olan elektronik dergide, bu merkezin yöneticisi Sayın Atilla Ongun tarafından yazılan küçük ama çok önemli bir haber-yorum yazısı dolayısıyla, hakkında DIA tarafından soruşturma açıldığı duyumu gelmiştir. Asıl acı olanı, ihbarın üç Türk vatandaşı tarafından aidiyet duydukları ABD’nin çıkarlarına duyarlılık gösterilerek ve yazılı olarak yapılmış olmasıdır. Hiç şüphesiz, bu üç Türk vatandaşının, gerçekte ABD etki ajanı oldukları muhakkaktır. Sayın Ongun, Türkiye’nin çıkarlarına sahip çıkıp haklı uyarı yaparken, yaşamını sürdürdüğü ABD’ne de herhangi bir saygısızlıkta bulunmamıştır (6). İsimleri ancak ilgili makamlara verilecek olan bu üç işbirlikçi etki ajanının biri, son derece ünlü bir gazetecidir. Önce rusçu, sonra FKÖ militanı, sonra maocu, sonra humeynici, sonra koyu özalcı ve şimdi de ikinci cumhuriyetçi-amerikancı olarak tanınan ve büyük bir gazetemizde köşe yazarlığı da yapan bu gazetecimizin yanısıra, bir diğer muhbir, büyük bir işadamları derneğinin Washington Temsilcisi, sonuncusu ise Washington Büyükelçiliğimizde sözleşmeli olarak dışarıdan görev yapan bir kadın personeldir.
Kuruluşu olan 1947’den itibaren Türkiye’deki casus ve etki ajanlarını sevk ve idare eden CIA (Central Intelligence Agency)’in Ankara’daki istasyon şefliği, günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı en büyük suçları işlerken, bugüne kadar hiç mi hiç takibata uğramamıştır. Hatta o kadar ki, CIA hesabına casusluk yaparken suçüstü yakalanan MİT üst düzey sorumlularından Muzaffer Savaşman yargılanıp mahkûm edilirken, onu çalıştıran, yönlendiren Amerikalı diplomat casus, görevini hiçbir şey olmamış gibi sürdürmeye devam etmiştir. Bir başka ifadeyle, sınırdışı edilen ya da ülkesine geri çağrılma talebinde bulunulan bir CIA görevlisi Türkiye tarihinde henüz sözkonusu olmamıştır. Diğer taraftan, Türkiye’deki etki ajanlarının özellikle radikal kürtçü kesimi, en itibarlı, rahat ve kazançlı-verimli dönem olarak sanırız son bir yıllık James Jeffrey dönemini hatırlayacaklardır. Resmiyette Büyükelçilik Siyasi Müsteşarı olarak görev yapan CIA İstasyon Şefi Jeffry, özellikle HADEP ve Refah benzeri şeriatçı yapılanmalarla, kendisinden önce bu görevde bulunan Francis Ricciardone’den daha pervasız ilişkilere girmiştir. Kendisi gibi diplomatik teammüllere saygı göstermeyen, Türkiye’nin etnik ve dinsel açıklarını alenen istismar eden Büyükelçi Mark Parris ile uyum (!) içinde çalışan James Jeffry, nihayet ülkemizden ayrılmaktadır. Yeni Büyükelçi Robert Pearson’ın en önemli yardımcısı hiç şüphe yok ki yeni İstasyon Şefi Stuart E. Jones olacaktır. Kaldı ki, Jones’un sadece bu görevi yenidir. Kendisi, uzunca bir süredir Adana Konsolosu olarak görev yapmaktadır, dolayısıyla Güneydoğu ve Kuzey Irak konusunda hayli deneyimli bir istihbaratçıdır, pardon diplomattır.
Türk Devleti ve halkı, bugün içindeki ABD güdümlü etki ajanlarını rahatlıkla tanıyacak-ayırdedecek bilgiye deneyime ve belleğe sahiptir. Siyasileri, gazetecileri, akademisyenleri, diplomatları, bürokratları, işadamları, kimi meslek kuruluşlarının yöneticileri ile aramızdaki ABD etki ajanlarını az buçuk tanıyoruz. Onları, ABD Büyükelçiliğindeki resepsiyonlarda, konferanslarda, özel davetlerde; ABD ile Türk adının birlikte anıldığı dernek ve konseylerde; ABD tezinin desteklendiği tüm platformlarda, kürtçüler, şeriatçılar, ikinci cumhuriyetçiler arasında görebilirsiniz. Aynı kıstaslar, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, Fransa, Çin gibi ülkelerin istihbarat servislerince sevk ve idare edilen içimizdeki diğer etki ajanları için de geçerlidir.
D) ETKİ AJANLARI SORUNUNA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Sorun, Türkiye’nin bağımsızlığı ve geleceği ile doğrudan ilgilidir. Önce, devletin yapısal değişikliklere gereksinimi bulunmaktadır. Devlet, ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini korumak için önce savunma mekanizmasındaki gedikleri kapatması gerekmektedir. Etki ajanlarının, klasik casuslarda olduğu gibi polisiye önlemlerle bertaraf edilmeleri günümüzde kesinlikle sözkonusu değildir. İşbirlikçilere TCK’da karşılığı olmayan bir suçtan dolayı nasıl takibat açılamazsa, sırf ABD ya da Almanya ya da herhangi bir ülkenin çıkarlarını savunduğu, söylemlerini dile getirdiği, politikasını desteklediği, kısaca maksatlı da olsa salt görüş bildirdiği için gözaltına bile almak mümkün değildir. Demokrasi ve insan haklarında giderek yükselen uluslararası normlar dikkate alındığında, etki ajanlarına karşı alınacak önlemler, uluslararası düzeyde tepkiyi de beraberinde getirecektir. Önemli olan bu tür tepkileri karşılayacak sağlam bilgi-belge ve gerekçelere sahip olmaktır. Bir de, olası tepkilere karşı misilleme politikaları üretmek ve en uygun zamanlama ile bunları uygulamak önemlidir. Etki ajanlarının temizlenmesi demek, Türkiye’nin gerçek Cumhuriyet aydınları tarafından yeniden yönetilmeye başlaması demektir. İşte sorunun çözümüne yani etki ajanlarının radikal biçimde etkisizleştirilmesine somut katkı sağlayacak önerilerden birkaçı:
Türkiye, güçlü ve köklü bir demokrasiye sahip olmak istiyorsa, önce ve öncelikle, en az ABD’nde, İngiltere’de, Almanya’da olduğu kadar güçlü bir hukuksal yapıya sahip olmalıdır. Bunun için, etki ajanlarının her fırsatta örnek gösterdikleri bu hedef ülkelerin, özellikle kamu düzeninin korunmasına ilişkin mevzuatlarının Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi süratle çevrilmesi, Türkiye’ye adaptasyonu sağlandıktan sonra da süratle TBMM’den geçirilmesi gerekmektedir. Öylesine gerekmektedir ki, TCK 312. Madde dahil olmak üzere Türk yasalarını antidemokratik bulan hasım ülkeler, çok daha sert olan kendi mevzuatlarının yürürlüğe girmesi durumunda olayları istismar edemesinler. Örneğin, Almanya’nın siyasal partilere ve illegal örgütlere yönelik mevzuatı, İngiltere’nin terör ve basın özgürlüğü ile ilgili mevzuatı, Fransa’nın azınlıklara yönelik mevzuatları gibi.
Türkiye, güçlü ve köklü bir demokrasiye sahip olmak istiyorsa, önce ve öncelikle, en az ABD, İngiltere ve Almanya’daki kadar güçlü bir devlet yapılanmasına sahip olmalıdır. Türkiye’nin güvenlik ve devlet politikasının sürekliliği açısından en büyük eksikliği, Emniyet Genel Müdürlüğü ile MİT arasında, Anayasal düzeni, kamu güvenliğini iç ve dış tehdit odaklarına karşı hukuk devleti sınırları içinde koruyup kollayacak bir devlet kuruluşunun bulunmayışıdır. ABD’nde FBI, İngiltere’de MI5 (CIS, CID dahil), Almanya’da ise Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilâtı BfV, güçlü devlet olgusunun temel dinamiğini oluştururken, Türkiye’de bu konuda yaşanmakta olan zaaf ortadadır. Türk Devletindeki bu zaafı giderecek bir Türk Anayasayı Koruma Kurumu gibi isim alabilecek bir yapılanmaya şiddetle gereksinim duyulmaktadır. Şeriatçı, bölücü örgütler başta olmak üzere, organize suç örgütleri, kamu düzenini etkileyecek düzeydeki toplu kaçakçılık (vergi, narkotik, silâh, kara para aklama, siyasal rüşvet, büyük ihalelere fesat karıştırılması, haksız teşvik vb.) ile etkin mücadele; etki ajanlarının etkisizleştirilmesi (deşifre ile teşhir); dış ülke istihbarat servislerinin Türk vatandaşlarını kullanarak yürüttükleri sosyal-ekonomik-toplumsal ve de dinsel istihbarat faaliyetlerin izlenmesi ve önlenmesi; Türkiye’de ve hedef ülkelerdeki insan hakları ihlâllerinin takibi ve değerlendirilmesi; ulusal “think-thank” işlevi nedeniyle Türkiye’nin içte ve dışta izleyeceği ulusal politikaları ve misilleme stratejilerini belirleme; MGK’nın tüm kararlarını izleme ile sonuçlandırma; devletin stratejik önem taşıyan kurum ve kuruluşlarının -Sayıştay dışındaki- tüm denetleme ve doğal afetlerde kriz koordinasyon işlevini üstlenme; TRT dahil medyaya doğru bilgi akışı sağlama ve “chicken feed” türü yanlış yönlendirme amaçlı haber malzemelerinin ayıklanmasına yardımcı olma; yargıya bilgi ve belge hizmeti sunma; stratejik öneme haiz görevlere atanacakları belirleme ve izleme gibi görevleri üstlenecek böylesine bir kurumun örgüt şemasının, AB standartlarına uygun olarak Almanya’nın Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı’ndan aynen kopya edilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Böyle bir kurumun mutlaka Cumhurbaşkanlığı kampüsü içinde yer alması; yöneticilik ve danışmanlık görevlerine ise devlete ve laik hukuk devletine bağlılığı kamuoyunca da bilinen, bir başka ifadeyle bugüne kadar etki ajanlarının hedef gösterip saldırdıkları isimlerden, örneğin Vural Savaş, Kemal Yavuz, Yekta Güngör Özden, Coşkun Kırca, Osman Olcay, Mümtaz Soysal, Fatih Altaylı, Emin Çölaşan, İsmet Solak gibi ödünsüz cumhuriyet aydınlarının getirilmesi; personel atamalarının özel bir yasayla -politikacıların etki alanı dışında- gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Böylece, parlamento ya da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları ne olursa olsun, hatta hizbullah sempatizanları bile iktidara gelse, devletin temel iç ve dış politikalarında en ufak bir sapma meydana gelmeyecektir. Böylece, demokrasimiz sarsıntı geçirmeksizin ya da askıya alınmaksızın, mevcut etki ajanları, kamuoyunu yönlendirmeye, politikaları şekillendirmeye ilişkin tüm güç ve avantajlarını kaybedeceklerdir.
Türk Devleti, etki ajanlarına inanılmaz güç sağlayan medya patronlarını disipline etmek zorundadır. Medya patronları, çıkarları gereği etki ajanlarını nasıl kullanıyorlarsa, yine vergi, teşvik, kredi vesair yasal kozlar kullanılmak suretiyle istihdam ettikleri özellikle de ikinci cumhuriyetçi olarak tanınan bu kişilerin işlerine son vermek durumunda bırakılmalıdır. Türk Devleti sadece bu sonucu alsa bile, etki ajanlarının tasallutundan ve kamuoyunu yanlış yönlendirme girişimlerinden büyük ölçüde kurtulmuş olacaktır.
Türkiye’deki Cumhuriyet yanlısı tüm sivil toplum örgütleri, rejime ve ülkeye sahip çıkma doğrultusunda Milli Güvenlik Kurulu kararlarına -her türlü demogojiden uzak- destek vermelidirler. Kendi ülkesinde yetkileri kıyaslanamayacak kadar daha geniş olan Ulusal Güvenlik Konseyi’ne (NSC) sahip ABD’nin yanısıra AB ülkeleri de, demokratikleşmenin önünde en büyük engel olarak MGK’nu görmekte, şiddetle eleştirmektedirler. Bu düşmanlığın göstergeleri bile, MGK’nın bağımsız Türkiye için ne denli önemli olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Etki ajanlarının henüz giremedikleri ya da çok az nüfuz edebildikleri Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk ilke ve devrimlerinin bekçisi olan tek ulusal kurumumuzdur. Ancak, bugüne kadar Yüksek Askeri Şûra kararlarıyla bu kuruma sızmış olan şeriatçıların tasfiyesi peyderpey mümkün olurken, hâlâ varlığını korumayı başaranlara karşı MGK’nın daha duyarlı olması -bir başka ifadeyle önce kendine çeki düzen vermesi- gerekmektedir. Örneğin, MGK’da (TİB) ve Milli Güvenlik Akademisi’nde görev yapan, ders veren ya da mezun olanlar arasında çok sayıda fethullahçı danışmanın bulunduğu duyumlarının üstüne gidilmeli; sivillere örnek olmak için gereği öncelikle yerine getirilmelidir.
Türk Devleti, etki ajanı yetiştiren ya da yönlendiren ABD ve AB -özellikle Almanya- vakıflarının Türkiye’deki tüm faaliyetlerini süresiz durdurmalıdır. Yasak kapsamına, Güney Kore, İngiltere, ABD ve özellikle de Almanya misyonerlik kuruluşları dahil edilmelidir. ABD’nde yarım milyon, AB ülkelerinde ise dört milyona yakın vatandaşımızın yaşadığı dikkate alındığında, MEB’na okul açma izni vermeyen tüm ilgili devletlerin Türkiye’deki okullarının da kapatılmaları gündemde tutulmalıdır. Karşılıklılık (muadiliyet) ilkesi çerçevesinde, Türkiye’deki okullarını muhafaza etmek isteyen ya da sayısını artırmak isteyen ülkeler, aynı miktardaki Türk okuluna kendi topraklarında açma izni vereceklerinin bilincinde olmalıdırlar. Almanya’nın eğitim alanında daha etkin olmak için yaptığı son girişimi, bir Alman Üniversitesi’nin kurulması yolundadır. Hiç şüphesiz, karşılığını almadan vermek, yalnızca Tanrı’ya -bir de maalesef Türkiye’ye- mahsustur. Uluslararası ilişkilerde geçerli en önemli ilkelerden biri çıkarların karşılıklı gözetilmesi ilkesidir. Türk Dışpolitikasında bu ilkeye, Atatürk’ten bu yana gereken özen gösterilmemektedir.
Etki ajanlarının sayısal açıdan artırılmasında, belirlenmesinde ve yurtdışı eğitiminde hedef ülkelere en büyük desteği maalesef YÖK yapmıştır. Yurtdışına master ve doktora yapmak üzere gönderilen Türk öğrencileri, -ki MEB bursu ile gidenlerle birlikte sayı binlerle ifade edilmektedir- ilgili istihbarat servislerinin ve de bölücü-şeriatçı yapılanmaların paylaşımı olgusu ile karşı karşıya kalmış; acıdır ki önemli bir bölümü, tüm masraflarını üstlenen kendi devletine yabancılaştırılmış, hatta düşmanlaştırılmıştır. Halihazırda YÖK Başkanı Prof.Dr. Kemal Gürüz’ün müdahalesi ise geç kalınmış bir müdahale olmuştur. YÖK’nun bu ihmaldeki sorumluluğu büyüktür. 12 Eylülden sonra üniversitelerdeki yaklaşık 1700 Cumhuriyet aydını öğretim elemanının tasfiyesi ile başlayan antidemokratik uygulamalar, özellikle Anadolu’daki üniversitelerin şeriatçı kadroların eline geçmesiyle sonuçlanmıştır. Benzer kadrolaşma çabaları köklü üniversitelerimizde de sözkonusudur. Cumhuriyet düşmanı şeriatçı kadroların tasfiyesi, yine onları bu konuma getiren 2547 sayılı yasanın aynen korunarak ama mevcut sürecin tersine işletilmesi ile mümkün olacaktır. Türban konusunda şeriatçıların eleştirilerini alan YÖK, son rektör seçimlerinde Dokuz Eylül Üniversitesi’ne özel “ilgi” gösterirken, örneğin Ondokuz Mayıs Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi’nde eksik-duyarsız inceleme yapıldığı kanısını uyandırmıştır. Bu zaafiyeti gözönüne alarak, üniversiteleri bilimsel öncü kurumlar haline getirmenin en önemli koşulunun, ancak yöneticilerinin ödünsüz Cumhuriyet aydını olmaları halinde yerine geleceğine inanmak gerekir. YÖK için düşünülebilecek Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu, Prof.Dr. Türkan Saylan, Prof.Dr. Nur Serter gibi laik hukuk devletine bağlılığı kanıtlanmış, korkutulması-satınalınması olanaksız akademisyenlerin mevcudiyeti, devlet açısından önemli bir şanstır. Türkiye’nin kıt kaynaklarının yurtdışı eğitimleri için sorumsuzca ve hesapsızca heba edilmesinin önüne geçilmesi ve de yurtdışındaki öğrencilerin sözkonusu tehlikeye maruz bırakılmamaları için, alternatif uygulamalar yapılabilir. Örneğin, ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi köklü üniversiteler bu eğitim işlevini üstlenebilir. Maliyetin küçük bir bölümünün sarfıyla en ünlü yabancı öğretim üyelerinin bu üniversitelerde istihdamı olanaklı olabilir. Hem de kaynak aktarımı ile güçlenecek bu üniversiteler, dünyanın sayılı üniversiteleriyle boy ölçüşebilecek; yabancı öğrenci çekecek düzeye ulaşabilir. Ayrıca, YÖK, tüm üniversiteleri denetleyerek, ABD ve Alman üniversite ve vakıflarının, Türk akademisyenlerle yürüttükleri projeleri kontrol etmeli; sosyal bilimler dalında Türkiye’yi kritik açıdan ilgilendiren konulardaki projelere kesinlikle izin vermemelidir.
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, yukarıdaki kurum ile hükûmet arasındaki koordinasyonu sağlayacak, halkın doğru bilgilendirilmesini ve bu doğrultuda kamuoyunu oluşturulmasını olanaklı kılacak bağımsız bir Bakanlık haline dönüştürülmelidir. BBC’ye tanınan tüm özerklik, bu bakanlığa bağlanacak TRT’ye de tanınmalı; özellikle başta teröre ilişkin haberler olmak üzere, kamun çıkarları doğrultusunda Batının kabul ettiği yayın sınırlamaları aynen uygulanmalıdır. TRT’nin bir devlet kurumu olarak başına, özel kanallarla rekabet edebilecek deneyime, cumhurbaşkanı eskilerinden azar yemeyecek gurur ve onura sahip bir Cumhuriyet aydınının getirilmesi sağlanmalıdır. Keza, etki ajanlarının tezleri ile ilgili hazır toplanmış ve değerlendirilmiş bilgi ve belgelerin kamuoyuna maledilmesi, bu Bakanlığın görevi olmalıdır. Örneğin, çağcıl kapitilasyon örneklerinden uluslararası tahkimi savunan etki ajanı politikacı, gazeteci vesairenin taahhütleri neydi? Türkiye’ye hemen girmesi gereken yüz milyar dolarlık yabancı sermaye taahhüdünün kaç milyar doları girdi ya da girmedi? Kamuoyunu yalan haberle korkutarak ya da özendirerek iğfal edenlere nasıl bir hukuksal yaptırım uygulanacak? Gümrük Birliği ekonomik olarak Türkiye’ye ne kazandırdı, ne kaybettirdi; kaç işyeri kapandı, kaç işsiz sokağa çıktı? IMF, DTÖ, AB ya da Dünya Bankası’nın dayatmalarına teslim edilen Türk tarımının geleceği ne olacak? Köylerden kaçınılmaz biçimde kentlere akacak işgücü potansiyeli nasıl değerlendirilecek ya da konut açıkları nasıl kapatılacak? Kitlesel açlığın tahmini süresi ne olacak ya da genleriyle oynanmış tarım ürünlerinin halk sağlığına ilişkin etkileri nasıl giderilecek? Gelir dengesizliğin yarattığı sosyal patlamaların önüne nasıl geçilecek? Ülkenin enerji yatırımlarını ihmal ederek yabancı enerji lobilerine teslim etmeye, bu bağlamda ekonomik ve çevresel maliyeti diğer enerji türlerine karşı kıyaslanmayacak ölçüde yüksek olan nükleer enerjiyi getirmeye çalışanlar; alternatif siyasal ve ekonomik alternatiflerine karşın Türkiye’yi daha pahalı olan ve Rusya Federasyonu’na bağımlı kılacak mavi enerji hattını yaşama geçirenler, kimlerden oluşmaktadır; çıkar ilişkileri, kişisel servet beyanlarındaki değişiklikler sözkonusu mudur? Fransa’da tarikatlar yasaklanırken, ABD’nde Davidian tarikatının şeyh ve müritlerinden -bir kısmı bebek ve kadın- 80 kişi FBI elemanlarınca yakılarak öldürülürken ve de bu olayı ortaya çıkaran hukukçu faili meçhule kurban giderken, Japonya’da ve Güney Kore’de tarikatlara ciddi kısıtlamalar getirilirken, neden Türkiye’de şeriatı açıkça istemek, şeriat için teröre başvurmak “demokratiklik” kavramı içinde mütalaa edilmekte ve dokunulmazlık önerilmektedir? ABD ve AB ülkelerindeki insan hakları ihlâlleri; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bu ülkeler aleyhine alınan kararların, yine bu ülkelerdeki hapisanelerin durumları, Türk vatandaşlarına ya da Türk kökenlilere yönelik ayrımcı uygulamaların çarpıcı örnekleri ne, ne kadarı kamuoyuna yansıtılıyor? Kaç Türk parlamenteri ya da gazetecisi ya da insan hakları uzmanı, ABD ya da AB ülkelerindeki hapisanelerde teftiş etti? Kaç tanesi IRA, ETA gibi ayrılıkçı örgütlerin militanları ile görüşüp haklı istemlerini ve maruz kaldıkları derin devlet baskılarını dünya kamuoyuna duyurmaya aracılık etti? Kendi ülkesinde idamı kaldırmayan, siyasal nitelikli faili meçhulleri aydınlatamayan ABD, tıpkı diğer AB ülkeleri gibi, 37 Cumhuriyet aydınını Sivas’ta yakan şeriatçı caniler ya da hizbullahçı caniler için değil de, neden ille de Abdullah Öcalan için idamın kaldırılması talebinde bulunmaktadırlar? Fanatik Türk düşmanı Ermeni Tarihçi Hovenisyan’ı Boğaziçi Üniversitesinde tek taraflı soykırımı (!) anlattıran ya da gözyumanların yanısıra, tırmanan Türk aleyhtarı Ermeni kampanyalarına hâlâ bir önlem alamayan; Türk düşmanlığı ve Ermeni, Rum ve Kürt lobilerine yakınlığı bilinen CIA elemanı Henri Barkey’e Washington’da Türk Büyükelçiliği’nde resepsiyon düzenleyerek onu onurlandıran (!) sorumlular kimlerdir? Türkiye’deki bölücü ve şeriatçı terörü destekleyerek insanlık suçu, çifte standart uygulayarak hukuksal cinayet işleyen ülkelerin terör örgütleri ilişkilerinin ayrıntılı boyutları nelerdir? Bu soruları ve daha onbinlercesini yanıtlarıyla birlikte kamuoyunun bilgisine sunmak, Türkiye’deki etki ajanlarının söylemlerinin içinin boşalmasına, dolayısıyla etki yitirmelerine yeterli olacaktır.
Türk Milli Eğitiminde, eğitim ve öğretim birliği esas alınmalıdır. Dinsel eğitime mutlaka son verilirken, bilimsel ölçütlerde din görevlisi yetiştirecek öğretim kurumlarındaki tüm öğretmen ya da öğretim elemanlarının laik hukuk sistemine bağlı, şeriatçı yapılanmalarla ilişkisi olmayan Cumhuriyet aydınları arasından seçilmeleri sağlanmalıdır. Cumhuriyet, kendini savunacak din adamları kadrosunu mutlaka oluşturmak zorundadır. Dinsel kökenli etki ajanlarının söylemlerinin çürütülmesi için gerçek anlamda İslâmiyeti çok iyi bilen; mezhep ya da tarikat sapkınlıklarını reddeden; öteden beri Türkiye düşmanı olan İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ihanetlerini tarihsel boyutta çok iyi bilen Cumhuriyetçi din görevlilerinin yetiştirilmesi -dinsel sömürünün önüne geçmek için- bugünkü koşullarda şart olmuştur. Türkiye bir din, dolayısıyla bir mezhep devleti değildir. Dış istismarın önünü kesmek için, şeriatçı yapılanmalarla mücadelede zayıf kaldığı için Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden yapılandırılmalıdır. Diyanet Vakfı ise Türk kadınlarına ve de laik hukuk sistemine saygı için lâğvedilmeli; sahip olduğu yaklaşık 200 trilyon lira tutarındaki tüm malvarlıkları devlete devredilmelidir.
Etki ajanları tarafından yönetilen malûm bölücü ve şeriatçı çizgideki insan haklarına ilişkin dernek ve vakıflar, yasadışı eylem ve ilişkileri ile kapatılmayı binlerce kez hak etmişlerdir. Yerlerine insan haklarının savunmanın devlet ve rejim düşmanlığı ile yabancı ülkeler lehine beşinci kol faaliyeti yapmak demek olmadığına inanan kadroların kuracağı dernek ve vakıflar ikâme ettirilmelidir; hatta Devlet Bakanlığı’na bağlı İnsan Hakları Üst Kurulu ile TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri yeniden hassas bir değerlendirmeden geçirilmelidirler. Okullarda insan haklarına ilişkin temel eğitime özel önem verilmeli; bu kavramı istismar eden etki ajanlarının söylem ve eylemleri de anlatılarak, öğrencilerin ulusal güvenlik konularındaki duyarlılıkları artırılmalıdır. İnsan hakları konusunda ayrıca pilot seçilmiş bir ya da birkaç üniversitede (A.Ü. S.B.F.’nde mevcut), enstitü ya da anabilimdalı kurulmalı; tüm dünyadaki insan hakları gelişmeleri ve ihlâllerine ilişkin bilgi ve dokümantasyon merkezi oluşturulmalıdır. İngiltere’den bir heyetin diyelim, Ilısu Barajının insan hakları boyutu ile ilgili bir ziyareti sözkonusu olduğunda, mevcut diğer devlet ihalelerinde İngiliz firmaları devredışı bırakılmalı; bu da yeterli değil, Kuzey İrlanda’daki insan hakları ihlâli kamuoyunun gündemine getirilmeli; hemen arkasından faraza mütareke döneminde İstanbul’un resmen işgali sırasında İngiliz askerlerince Şehzadebaşı Karakolu’nda uyurken yataklarında kurşunlanan şehitlerimizi yadeden etkinlikler düzenlenmelidir. Fransa için Cezayir’de, Uzak Doğu’da ve de mütarekede Çukurova bölgesinde gerçekleştirdikleri soykırım (jenosit) anma etkinlikleri ve de anıtları; Almanya için Yahudi soykırımı; ABD için Vietnam dahil tüm dünyadaki hukukdışı saldırılarda (My Lai, Hiroşima, Nagazaki vd.) ölen sivil kurbanların yanısıra, tipik bir örnek olmak üzere, 1-7 Kasım tarihleri arasında Kızılderili Haftası gündemi işgal edebilir. Hatta, ABD’deki kızılderililere -özgürlük değil- sadece insanca yaşama hakkı istediği için 1977’de tutuklanan ve hâlâ hapiste tutulan Kızılderili Lider Leonard Peltier için af kampanyaları açılabilir. Ya da faili meçhule kurban giden Kızılderili liderlerin katillerinin bulunması talep edilebilir. Eğer insan haklarından murat, tüm insanların temel hak ve özgürlüklerini sağlamak ve buna ilişkin hukuksal normları yüksek tutmaksa, hiç sorun yok. Ancak, insan hakları sicili son derece bozuk olan ABD ve AB ülkelerinin bu konusu istismar ile Türkiye’ye yönelik bir baskı ve müdahale aracı olarak kullanmalarına geldiğinde, misilleme yapmak da bağımsız devlet olmanın bir gereği.
Türkiye’deki etki ajanlarından tabanı olan tek kesim fethullahçılar olduğuna göre, öncelikle bu dış odaklı ajan yapılanmasının dağıtılması şart olmuştur. Cumhurbaşkanı tarafından hükûmete iade edilen memurların görevden alınmaların kolaylaştıran Kanun Hükmündeki Kararname, bir an önce yasalaşarak Meclisten geçirilmelidir. Fethullahçılar, bu kararname ile başta Emniyet olmak üzere stratejik kurum ve kuruluşlardaki yandaşlarının memuriyetten uzaklaştırılacağını “içeriden” istihbar etmiş olacaklar ki, İttihat ve Terakki Partisi döneminde çıkarılmış, aradan geçen zaman nedeniyle işlevini yitirmiş Memurin Muhakematı Usulü Kanununa sahip çıkmaktadırlar. Yasa çıkıncaya kadar, devletin ilgili kuruluşlarının yanısıra, şahsım gibi tüm Cumhuriyet aydınları da -tek tek- ya da sivil toplum örgütleri aracılığıyla devlet kurum ve kuruluşlarında saptadıkları fethullahçıların listelerini oluşturmaları ve kesin listenin ancak bu toplanan listelerin resmi makamlarca radikal ve titiz bir değerlendirmeden sonra netleştirilmesi gerekmektedir. Fethullahçıların devletten tasfiyesi ile eşgüdümlü olarak bir pişmanlık yasasının çıkartılması, bu şeriatçı yapılanmanın dağılma sürecine katkıda bulunacaktır. Tüm bu operasyonların takipçisi ve güvencesi, 28 Şubat Kararlarının uygulayıcısı ve takipçisi olan MGK’dır. Zira mevcut hükûmetin fethullahçılar ya da diğer şeriatçı yapılanmalarla mücadelede siyasal niyet ve kararlılık zaafiyeti hissedilmektedir. Bu hükûmetin düşmesi de sorunun çözümü için yeterli değildir; önce erken bir genel seçimle TBMM’nin parti dağılımının, sonra da Türkiye’de var olan politikacı profilinin değişmesi gerekmektedir. Türkiye’nin, AB adaylık kapısında sonsuza kadar beklemesi pahasına ulus-devlet bütünlüğünden ödün veren; uluslararası tahkimi tartışmasız kabul ile çağcıl kapitilasyonların kapısını açan; tam bağımsızlıktan vazgeçmenin Cumhuriyete en büyük ihanet olacağını algılayamayan; bölgesel ittifaklara yönelik alternatif politikalar üretmek yerine, sonuçları ne olursa olsun AB’ne koşulsuz teslimiyetçiliği yeğleyen; sömürge valisi görünümlü lider ve politikacılardan kurtulmak zorundadır…
SONUÇ:
Sonsözü, Cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk, “Gençliğe Hitabesi” ile söylemektedir. Büyük Atatürk, sanki bugünün fotoğrafını çekmiştir, saptamalarında. Ne var ki, O’nun döneminde düşmanın topu ve tüfeği ile mücadele ediliyordu. Şimdilerde, kitle iletişim araçları, borsaları, IMF’i, Dünya Ticaret Örgütü ve her türlü ekonomik ve teknolojik olanakları var düşmanın. Sevr’i uygulatmak için top ve tüfekle Türkiye’ye güç yetiremeyen düşman, şimdilerde elindeki tüm olanakları kullanıyor, aynı amaca ulaşmak için. O’nun döneminde sadece bir Vahdettin, bir Damat Ferit, bir Ali Kemal, bir Dürrizade Abdullah vardı, şimdilerde ise binlerce Vahdettin, Damat Ferit, Ali Kemal, yüzbinlerce Dürrizade Abdullah var aramızda işbirlikçi olarak. Ve bizi yönetiyorlar; kaynaklarımızı, onurumuzu, umutlarımızı, geleceğimizi, bağımsızlığımızı, ulusal bütünlüğümüzü parça parça peşkeş çekiyorlar düşmana. Büyük Atatürk’ün ilke ve devrimleri kadar gereksinim duyuyoruz yeni bir kuvayı milliye ruhuna.
ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu elim şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
DİPNOTLAR :
Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla yayınlanan 1 Mayıs 2000 gün ve B.02.0.PPG.O.12.320-7380 sayılı genelgesinde, bir halk deyişiyle sıra savma kabilinden, içi boş, afaki, kendi içinde tutarsız talimatlar yeralmıştır: “… Ülkemizde görevli yabancı misyon yetkililerinin çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarının özellikle alt düzey görevlileri ile sık sık görüşmeler yaptıkları ve sosyal ilişkiye girdikleri, bunun sonucunda da birtakım önemli bilgileri elde ettiklerine dair duyumlar alınmaktadır. Bu tür sakıncalı temaslarda son günlerde önemli bir artış kaydedildiği, ilgili kuruluş ve bakanlık temsilcilerinin katılımlarıyla gerçekleştirilen üst düzey toplantılarda da dile getirilmektedir…. Resmi yollarla ulaşılamayan bazı bilgilerin alt kademelerdeki memurlardan elde edilebilmesi, birçok sakıncayı beraberinde getirmektedir. Bu durumun önüne geçilebilmesi ise kamuda görevli personelin bu tür temaslardan kaçınmaları ile mümkün olacaktır. Tüm kamu personelinin istihbarat ve istihbarata karşı koyma önlemleri hususunda bilgilendirilmesi ve yönetim kadrolarındaki görev değişiklikleri gibi aksamaların önüne geçilebilmesi açısından bu konudaki dökümlerin devir-teslim evrakı arasında yer alması sağlanacaktır…. Ayrıca ülke güvenliği, çıkarlarının korunması bakımından önem taşıyan evrak ve bilginin, yetkili olmayan kişilerin eline geçmesi ve izinsiz açıklanması önlenecek … gerekli tedbir alınacaktır…. Bu çerçevede gizlilik dereceli yazıların işleme konulması ve korunmasında gerekli hassasiyetin gösterilmesi ve bu talimatın tüm personele imza karşılığı tebliğ ile bu konularda ihmali görülenler hakkında yasal işlem yapılmasının gereğini rica ederim”.
Bu genelgenin neresi düzeltilebilir ki? Önce Müsteşarın casusluk kavramından ne anladığı belli değil. Sadece üzerinde “gizli” damgası basılı olan evrak mı önemli olan? Sorumluluk ve duyarlılık, sadece “alt düzey görevlileri” için mi sözkonusu? Her türlü casusluk itham ve isnadından ve de sorumluluktan azade, istediği yabancı misyon yetkilileriyle görüşmesinde, bilgi-belge aktarmasında sakınca olmayan dokunulmaz üst düzey yetkilileri içine kimler girmekte? Bu koşulsuz “güvenilir” üst düzey yetkililerinin ayrıcalığının yanısıra, alt düzey yetkililerine potansiyel casus gözü ile bakmanın hukuksal ve mantıksal dayanağı ne? Sonra, bu konu diyelim ki dağıtım listesinde neden MTA Enstitüsü’ne gönderiliyor da, yasayla kurulmuş İstanbul Barosu’na gönderilmiyor? Onların bilgilendirmeye gereksinimleri yok mu? Belki de daha fazla var. Başbakanlık Müsteşarlığı kendi bünyesinde bu duyarlılığı gösterip eğitim veriyordu da, İran’a bilgi aktaran hizbullahçı memur nasıl oldu da Başbakanlığın en gizli bilgilerinin bulunduğu Bilgi-İşlem Dairesinde uzun süreyle görev yapabildi? Başbakanlık Müsteşarı, bölücü ve şeriatçı yapılanmalarla temas halinde olan ve bunları destekleyen malûm ülkelerin heyetleriyle ile görüşen, davetlerine katılan, ödül alan milletvekillerini, akademisyenleri, -HADEP’liler dışındaki- belediye başkanlarını, kısaca tüm kamu görevlilerini de izlemekte midir? Bu genelge, diyelim ki üniversitelerde görev yapan tüm öğretim elemanlarına imza karşılığı tebliğ edilmemişse -ki şahsıma böyle bir tebliğ sözkonusu olmamıştır- sorumluları hakkında ne gibi yasal işlem uygulanacaktır? Bu soruların yanıtı gereklidir; yoksa eski bir deyimle, gerisi abesle iştigaldir, ciddiyetsizliktir.
İran’ın istihbarat servislerinin saptadıkları Türk şeriatçılarını eğitme ve yönlendirme faaliyeti, aşağıdaki sözde NGO, gerçekte derin devleti oluşturan kuruluşlar üzerinden yürütülmektedir: Onbeş Hurdad Vakfı, Kudüs Savaşçıları, İslami Tebliğ Teşkilâtı, Şehid Vakfı, Mustafadlar Vakfı, Kültür İnkılâbı Yüksek Şûrası, İslâmi ve Kültürel Bağlar Teşkilâtı vd.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye yönelik beşinci kol faaliyetleri için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Hükûmet-Çin-Doğu Türkistan”, Yeni Hayat, 57, Temmuz 1999, s. 5-6.
Geniş bilgi için, imaj için bir ABD vatandaşı tarafından yazıldığı iddia edilen ancak kendileri tarafından kaleme alınan ve Feza yayınları arasında çıkarılan sözkonusu kitap için bkz. Ann Lyn Web, İftiranın Değişmeyen Mantığı, (İstanbul: 1999). Ayrıca cemaatin gazetesindeki köşe yazılarında, ABD’ni özgürlükler ülkesi olarak takdim eden ve övgüler yağdıran; bu ülkenin onayı ve desteği olmaksızın hiçbir şey yapılamayacağına ilişkin çok sayıda makale yayınlanmıştır. Artık cemaat içinde ABD’ni “şeytan” olarak niteleyen hiç kimse kalmamıştır; tüm müritler bu büyük dünya jandarması devlet önünde gönülden “biat” ederek fahri vatandaşı (!), etki ajanı aday adayı olmuşlardır.
Mart 2000’de İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak sınır kapılarına bildirilen 56 kişilik listedeki isimler arasında bir tek Alman vatandaşına yer verilmemesi, İçişleri yetkililerinin unutkanlığı ile değil, olsa olsa Alman etki ajanlarının gücü ile açıklanabilir. Örneğin, sakıncalı ilân edilerek ülkeye giriş tahdidi konulan problemli yabancılardan Avusturyalı Zoolog Irenaus Eibelfeldt, Türkler ve Türkiye aleyhine yayınlarıyla dikkat çeken N-3 adlı TV kanalında, “Türkler ve Hayvanlar” konulu bir program yaparak ünlenmiştir. Programında Türklerle hayvanlar arasında aşağılayıcı, tahkir edici benzetmeler yapan germen faşisti Eibelfeldt’in adına listede yer verilirken, Alman N-3 TV sorumlularına giriş tahdidi getirilmemesinin makul bir açıklaması bulunmamaktadır. Listede yer alan problemli şahıs statüsündeki sicilli Türkiye düşmanlarının adları, milliyet ve meslekleri şöyledir:
Eric Lubbock (İngiliz-Parlamenter), Anrew Penney (İngiliz-Gazeteci), Sheri Laizer (Yeni Zellanda-Londra Kürt Derneği Yönetim Kurulu Üyesi), Pamela O’toole (İngiliz-BBC Muhabiri), Claus Ther (Avusturya-Yazar), Irenaus Eibelfeldt (Avusturya-Zoolog), Michael Feeney (İngiliz-Papaz), Jonathan Sudken (İngiliz -Af Örgütü Üyesi), Kathryn Porter (ABD-İnsan Hakları Konseyi Üyesi), Angelika Faukhauser (İsviçre-Parlamenter), Estella Schmid (İngiliz-Parlamenter), Panayotis Sguridis (Yunan-Parlamenter), Dimitrios Vunatsos (Yunan-Parlamenter), Leonardos Hatziandreu (Yunan-Parlamenter), Ionnis Statopulos (Yunan-Parlamenter), Madria Mahera (Yunan-Parlamenter), Kostas Baduvas (Yunan-Parlamenter), Andonis Naksakis (Yunan-General), Damiano Frisullo (İtalyan-Gazeteci), Hristodopulos Paraskevaidis (Yunan-Başpiskopos), Klaus Slavensky (Danimarka-Parlamenter), Soren Sondergaard (Danimarka-Parlamenter), Villa Sigurdsson (Danimarka-Parlamenter), Gert Petersen (Danimarka-Parlamenter), Lasse Budtz (Danimarka-Parlamenter), Kai Cleibak (İsviçre-Gazeteci), Thomas Clmarke (İngiliz-Gazeteci), Laroline Anne (İngiliz-Gazeteci), Kaija Reıkko (Finlandiya-Gazeteci), Tom Kankonev (Finlandiya-Gazeteci), Richard Wayman (İngiliz-Gazeteci), Gunnar Nilsson (İsveç-Gazeteci), Said Zerevan (İsveç-Gazeteci), Ake Hedman (İsveç-Gazeteci), Van Der Meer (Hollanda-Af Örgütü Üyesi), Gunnar Hybertsen (Hollanda-Gazeteci), Maria Wagenaar (Hollanda-Af Örgütü Üyesi), Montreo Lange (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Zabala Booudana (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Lechuga Jimenez (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Martorel Perez (İspanya-Af Örgütü Üyesi), Edwin Davies (İngiliz-Avukat), Giula Chiarini (İtalya), Marcello Musto (İtalya), Ramon Montovani (İtalya-Parlamenter), Walter De Cesaris (İtalya-Parlamenter), Giovanni Bianchi (İtalya-Parlamenter), Paulo Cento (İtalya-Parlamenter), Marco Pezzoni (İtalya-Parlamenter), Evgeni Mavtchenkov (Rusya-Parlamenter), Bovrdouku Pavel (Rusya-Parlamenter), Boc Ekhian (Lübnan-Parlamenter), Panos Kamenos (Yunan-Parlamenter), Dimitri Samdu (Romanya-Parlamenter). Bu sakıncalılar listesinden, Yunan Hükûmeti’nin daha sonra araya girmesiyle Yunan Ortodoks Kilisesi Hristodopulos Paraskevaidis’in adı çıkarılmıştır. Hiç şüphesiz, bu listenin, Avrupa ve ABD’nde militanlık düzeyinde Türkiye karşıtı parlamenter, gazeteci, akademisyen, diplomat ve istihbaratçılar gözönüne alındığında son derece eksik hazırlandığı göze çarpmaktadır. Sadece Köln’deki Türkiye karşıtı faaliyet gösteren ırkçı BfV elemanlarının sayısı bile bu listenin kat ve kat üstündedir.
ABD İstihbarat Servislerini harekete geçiren sözkonusu önemli haber-yorum yazısının metnini, bu ülkeyi demokrasi ve düşünce özgürlüğünün beşiği olarak takdim eden etki ajanlarına ve bir de kendi vatandaşını ABD çıkarları için jurnalleyen Amerikan malı muhbirlere ithaf ediyorum -N.H.-.
HENRI BARKEY VE “TESİR AJANLIĞI”! BU DEVLETİN SAHİBİ YOK MU? – ATİLLA ONGUN
“Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve O’nun silah arkadaşlarının Türkleri tarih sahnesinden silmek için Batı Emperyalizmine karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı sonrası kurulmuştur. Osmanlı’nın son döneminde, aşağıda Sayın Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın belirttiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin son on yılı ile bir paralellik arz etmektedir. Bu paralellik, Vural Savaş’ın ifadesindeki “neredeyse bize ne mutlu Türküm diyene demeyi yasaklayacaklar” cümlesi ile Osmanlı’nın son döneminde Türk’e “KÖPEK” yakıştırması yapan azınlık ırkçılarının günümüz izdüşümüdür. Osmanlı’nın emperyalizm tarafından parçalanması ve yine bu güçler tarafından Anadolu’nun paylaşımı karşısında zor şartlarda Yüce Atatürk arkasına aldığı Türk Ulusunun desteği ile başarıya ulaşmış ve tarihte Göktürklerden sonra ikinci defa Türk adıyla bir devlet kurulmuştur. Fakat bütün bu zor şartlar altında Yüce Atatürk’e karşı Erzurum ve Sivas Kongrelerinde AMERİKAN MANDACILIĞINI savunan “tesir ajanları” çıkmıştır ki, benzerleri günümüzde daha açık, korkusuz ve pervasız bir şekilde propagandalarını yapmaktadırlar. Bunlar Türkiye’de yaşayan nüfusu beş bini geçmeyen etnik toplulukların bile “insan haklarını” savunurken, Türkün insan haklarına ilgisizdirler, çünkü gerçek amaçları aslında insan hakları değil, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, güçsüz bırakmak ve Amerikan Emperyalizmine karşı tam bağımlı kılmaktır.
Amerika’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı amansız psikolojik savaş, yoğun bir şekilde devam etmektedir. Bu gizli savaşta değişik yöntemler kullanılmakta olup, bunlardan en önemlisi, Türkiye’de bulunan gazeteciler, diplomatlar ve bazı bilim adamları vasıtası ile Türk kamuoyunu ve devlet görevlilerini yönlendirme faaliyetleridir. Bu yönlendirme faaliyetleri içine ne yazık ki bazı “T.C. devlet görevlilerinin de” bulaşması, oyunu daha kirli hale getirmektedir. Yabancı istihbarat örgütlerinin 1980 öncesi izledikleri yöntem olan Türkiye’deki bazı gazete yazarları ve bilim adamlarını tesir ajanlığında toplumu yönlendirmede kullanmasının yanında, son yıllarda “yönlenmemesi gereken bazılarının da” yabancı istihbarat örgütlerinin etki alanına girdikleri açık bir şekilde izlenmektedir.
Etki alanına giren bu kişilerin bir çoğu ABD’de Merkezi İstihbarat Teşkilâtı ile (CIA) dolaylı ve dolaysız iletişim halinde olan Amerikalılar ile kontak halinde bulunan şahsiyetlerdir. Türkiye üzerine çalışan ve CIA ile iletişim halinde bulunan Amerikalıların birçoğunun Türkiye karşıtı lobiler ile çok yakın temasları mevcut olup, bu lobileri Türkiye’ye karşı mümkün olduğunca kullanmakta ve desteklemektedirler. Yukarıdaki başlıkta belirtildiği üzere, ABD’de yukarıdaki tanımlamaya uyan en önemli isimlerden sadece birisi, Türkiye’ye karşı her türlü saldırgan ve nefret faaliyetinin arkasındaki kişi olan HENRI BARKEY’dir. HENRI BARKEY, Türkiye karşıtı faaliyetler içinde Kürt sorununda PKK’yı desteklemekte, Abdullah Öcalan’ın Roma’da olduğu dönemde CIA eski görevlisi Graham Fuller ile birlikte terörist lideri ziyaret etme girişiminde bulunmuş fakat Öcalan’ın İtalya’dan zamanından önce ayrılması sonucu bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. BARKEY, PKK’nın siyasallaşma sürecinde çok aktif bir rol almış ve bu terörist örgütün Türkiye’de yasallaşması için yoğun bir propaganda yapmış, makale ve kitap çıkarmıştır. Barkey, Ermeni soykırımı masalı için de Türkiye ve Türk insanı karşıtı faaliyetlerine devam etmiş, bu amaçla ABD Kongresi’nde Ermeni masasından eşinin Türkiye karşıtı faaliyetlerinden ötürü Türkiye’ye girmesi yasaklanmış Türk düşmanı Illinois milletvekili ABD Kongresindeki Türkiye karşıtı lobinin çıbanbaşı John Porter ve eşi ile defalarca görüşmüş; Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine Washington’da lobi yapan Türkiye’deki radikal dinci gruplara destek vermiş; onların ABD programlarını hazırlamış, ABD Dışişleri Bakanlığı ile görüşmelerinde randevuları almıştır. Bunlar sadece HENRI BARKEY’in “bu satırlarda açıklanabilen” Türkiye karşıtı faaliyetlerinin sadece küçük bir kısmıdır.
Azerbaycan’ın seçimle iktidara gelmiş bir Cumhurbaşkanı olan, Atatürkçü kişiliği ve demokrasiye inanmışlığı ile bir simge konumundaki Ebulfeyz Elçibey ile görüşmeyi reddedenlerin, HENRI BARKEY gibi tesir ajanlarına Türk elçiliklerinde kokteyl vermeleri ve bu şahsı oralara davet ederek meşruiyet kazandırmaları üzüntü vericidir. Bazı Türk devlet görevlilerinin Türk’e olan alerjileri, Yüce Atatürk’e karşı amerikan mandacılığını savunanlar ile aynı paraleldedir. Bu şahıslar sadece Elçibey’e mi önyargılıdırlar? HAYIR. Daha iki hafta evvel Washington’da bulunan Kırım Türklerinin lideri Mustafa Cemil Kırımoğlu’na da aynı “ilgiyi” göstermişlerdir.
Bunlar Ermeni lobisine karşı büyük bir mücadele veriyoruz masalını Türkiye’ye yutturmaktadırlar. Oysa Ermeni karşıtı çalışma yapmaya başladıkları günden beri ABD Kongresi ve eyaletlerinde ardısıra Ermeni Soykırımı tasarıları geçmektedir. Zaten, Türkiye’nin Ermeni sorunu yoktur, olmayan bir sorunla uğraştıklarından çalışıyormuş izlenimi yaratmaktadırlar. Türkiye’de Ermeni olmadığından, Ermeni sorunu da yoktur, olmayan bir soruna karşı mücadele edenlerin esas amacı çıkar, mevki, para, kısaca kendi kişisel menfaatleridir. Ayrıca bu soruna başka bir perspektiften bakarsak, acaba Ermeni Soykırımı tasarısının ABD Kongresinden geçip geçmemesi o kadar önemli midir? Acaba bu “sorunu” biraz da bundan “MADDİ ÇIKAR ELDE EDEN ÇEVRELER Mİ” büyütmektedirler? Kiraladıkları lobi şirketlerine yoksul Türk halkının parasını saçmakta, lobi şirketleri ise Türkiye’yi yolunacak tavuk gibi görmektedirler. Yunan lobisinin en önemli ismi olan Andrew MANATOS’un şu cümleleri gerçekten üzüntü vericidir, ama ne yazık ki gerçektir: “Türkiye lobi yapmıyor, sadece kendi halkının parası ile bazılarını zengin ediyor”. Bunu söyleyen bir Yunanlıdır. 1998 Yılındaki Türk lobi şirketi, daha evvelki senelerde Türkiye aleyhine çalışan bir lobi şirketidir. Hiç tarihini araştırmadan Türkiye’nin lobisini üstlenecek bir kuruma 2.5 milyon dolar verenler, yılın yarısı olmadan aynı lobi şirketinin bir 2.5 milyon daha talep etmesi karşısında bozguna uğramışlardır. Oysa Türkiye’de 17 Ağustos depremi ile hâlâ çadırlarda yaşayan Türk halkı, bu yöneticilere lâyık değildir. Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşını verenlerin ve bu ülke uğruna şehit olanların üzerine soğuk su içip, kendi zevkleri için kokteyl verenlerin, HENRI BARKEY gibi ajanları Türk elçiliklerine davet etmemeleri gerekir. Çünkü orasının parasını yoksul Türk halkı vermektedir. Türk Elçilikleri, Türkiye aleyhine çalışanların evi değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ulusal çıkarlarını koruyan bir müessesedir.
ABD yasalarına göre Amerikan Hükûmetinin önemli görevlerinde çalışanlar, başka bir devletin vatandaşı olamazlar. Ya Türkiye’de?!. HENRI BARKEY’e davet verenlerin acaba bırakın birinci derece akrabalarını, kendi aile fertleri içinde Amerikan vatandaşı olanlar var mıdır? Varsa bile ne yapılmaktadır?
Türkiye’de Türkleri hor gören, Azerbaycan’daki, Batı Trakya’daki, Kuzey Irak’daki, Çeçenistan’daki, Bosna’daki insanları veya diğer Türk topluluklarını hor görmesi gayet doğaldır. Çünkü kendisi azınlık ırkçısıdır, kişisel menfaatleri herşeyin üzerinde tutan bir parazittir. Türk Halkı, parazit, hırsız, soyguncu, kendi kültürü ile barışık olmayan yöneticilere lâyık değildir, hele ki tesir ajanı konumundakilere hiçbir ülkenin insanları lâyık değildir.
Bu satırlar, TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZ BİR DEVLET OLDUĞU İDDİASI ÜZERİNE YAZILMIŞTIR. BU İDDİA YÜCE ATATÜRK’ÜN TÜRK ULUSUNA BİR EMANETİDİR”.
(Not: Sayın Atilla Ongun, Türkiye’den binlerce kilometre öteden Türkiye’nin acısını yaşamak, ABD’den Türkiye’yi savunmak buna denir. Türkiye’den ya da Türk sefaretlerinden ABD’yi savunanların, olmayan gurur ve onurları dışında eksiklikleri ya da kayda değer sorunları yok, yalnızca ekonomik fazlalıkları var. Diyelim ki bu kategoride bir Türk diplomatıysanız, diyelim ki ABD dönüşünde emekli maaşına mahkûm olmuyorsunuz, fethullahçılar kendi TV kanallarında sizi derhal danışman (!), etki ajanı konumundaki medya patronları da köşe yazarı yapıveriyorlar… Yazık ki yazık!.. Çok yazık!..)

Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Ferit Varsa, Atatürk de Olacaktır! (Necdet Sevinç)
Ferit Varsa, Atatürk de Olacaktır! Bir daha sakın Tayyip ve takımının 368 milletvekili il Meclise geldiğini hatırlatmayın bana, Sakın AK...
En çok okunanlar:
-
Fethullahçıların son iki yıl zarfında başlarına gelen tüm olumsuzluklardan sorumlu tuttukları -biri TSK kökenli- beş “can düşmanı” için taş...
-
Türkiye sınırları içinde yaşayan Türkiye halkını Türk Ulusu olarak kabul eder. Ulus-Devlet yapılanması içinde “Türkiye Halkları” kavramına ...
-
Ferit Varsa, Atatürk de Olacaktır! Bir daha sakın Tayyip ve takımının 368 milletvekili il Meclise geldiğini hatırlatmayın bana, Sakın AK...
-
Rüşvetin belgesi olur da Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet belgesi olmaz mı? Elbette olur. İşte böyle tipik bir belgeden rastgele seçilmiş alınt...
-
CUMHURİYETİN 77. YILDÖNÜMÜNDE O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk Ulusu’nun temsil ettiği tüm değerlerin simgesi...
